31.08.2011 Çarşamba, 8. Gün  

Girit -Batı yakası: Heraklion - Rethimnon -Hanya...İstikamet Atina

Bugün Heraklion’dan ayrılıyoruz. Sabah çarçabuk gözden kaçan yerleri yeniden görüp, sonrasında otobüse atlayıp Heraklion’un kuzey sahili boyunca batısında kalan (sırası ile) Rethimnon ve Hanya kentlerini de görüp gece de Atina’ya doğru bir başka gemi ile yol alacağız.

 
Heraklion, Venedklilerden kalma tersane Iraklion; yayalara ayrılmış geniş Platiea Eleftheriou Venizelou caddesi sonundaki Morosini çeşmesinden yıllara meydan okuyan bir detay  

 

Kahvaltımızı dün yaptığımız yerde, Everest’te yapıyoruz.

Dün akşam Heraklion merkezinde karanlık bastırdığında gezdiğimiz çarşı mahalini gündüz gözü ile gezeceğiz. Akşam telaşı içinde fark etmediğimiz detaylar gözümüze çarpıyor. Bazı binalarda kapıların üzerinde yazan 1924 tarihine dikkat çekiyor Bahadır. Bunların nüfus mübadelesi ile Girit’e gelen Rumlara ait olduğunu düşünüyoruz. “Açık havada Mısır Çarşısı” ya da İstanbul Kadıköy’deki balık pazarına benzeyen çarşı boydan boya kahve kokuyor; yeni kavrulmuş ve çekilmiş kahve çekirdeği kokusu. Görselliği gibi kokusu aynı Kadıköy çarşısı gibi:)

Bir küçük, eski kahvenin önünden geçiyoruz. İçerisi müze gibi, 5-6 metrekarelik dükkanın önüne çıkartılmış hasırdan birkaç sandalye, bir- iki masa ve sanki dekorun doğal bir parçasıymışçasına oturan, geleni geçeni izliyen Yunanlı ihtiyarlar. Poşetlerinden belli ki bir soluk almak niyeti ile gelinmiş. Ve gençlerin takıldığı o gözde yerlere inat hem dükkan geleneksel, eski, siyah-beyaz aile fotoğrafları ile bezeli hem de pişirilen kahve. Ufak kahve fincanları, yaşlı amca-teyzeler, eski tip sandalyeler ve bir anı sandığı edası ile ayakta duran, kapısının üzerinde “kuruluş 1924” yazan kahveci dükkanı.

Bir iki adım ötede, sokağı kaplayan kahve kokusunun kaynağına varıyoruz. Kuru kahveci tabii ki. 2 adım ötede yine eski bir kahve. 1866 sokağının üst çıkışı Kornarou Meydanı’na varıyor.

Sokaktan meydana çıkılır çıkılmaz Hacı İbrahim Ağa Sebili sizi karşılıyor. Hacı İbrahim Ağa, gelip geçen sebeplensin diyerek cebinden yaptırmış bu sebili, dağdan kar getirtip yazın serin serin içsinler istemiş....Yapıldığı günkü sadelik, zariflik ve şıklığında, ancak günümüzde Çamlıca tepesindeki “çay ocakları” na benzer şekilde bir park kahvehanesi gibi işletiliyor. Her şeye rağmen tanıdık bir eser görmek beni heyecanlandırıyor.

 

Sebilin hemen arkasında gizlenmiş, üzerindeki aslanlara bakarak Venedik imzasını görebileceğiniz bir çeşme gizlenmiş. Zamanın valisi General Gianmatteo Bembo'dan adını almış 1552-1554 tarihleri arasında yapılmış bir çeşme Bembo çeşmesi. Tam orta yerindeki niş benzeri boşluğa başsız bir heykel yerleştirilmiş; bu heykel Girit'in güneydoğusundaki Ierapetra adlı şehirden getirilmiş.

Biraz daha yürüyüp Özgürlük meydanında soluklanıyoruz. Sırtımızda çantalar gittikçe ağırlaşıyor tabii.

Heraklion’un karanlık ve ruhumu rahatsız eden ara mahallelerinden limana doğru inip, otobüs terminalini bulup Rethimnon biletlerimizi alacağız.  Otobüsler buçuklarda, saatte bir olmak üzere hareket ediyor. Sabah 09.30 otobüsüne bilet alıyoruz. Kişi başı 7,60 €. Merkezden çıkmamız 15 dakika aldı.

Rethimnon ’a bir buçuk saatte gittik. Gara doğru ilerlerken kısa bir yol merkezden geçiliyor. Yol kenarlarına kırmızı ve beyaz Japon gülleri dikilmiş. İçini açıyor insanın. Daha ilerleyince de tabii ki artık görmeye çok alıştığımız, şehir duvarları yüksekliğinde begomvilleri fark ediyorum. Şöyle çocuksu bir varsayım savuruyorum bedavadan: “hava ne kadar sıcaksa, begomviller o kadar güzel oluyor galiba”. 

Otobüsten iner inmez bir kasaba otogarını andıran bu yerdebir sonraki durağımız olan Hanya (Chania) ‘ya biletimizi aldık ( 6€/kişi). Saat 15.00’te hareket edeceğimizden Rethimnon’da gezmek için yaklaşık 4 saatimiz var.

Otogardan çıkıp sahil boyunca ilerleyerek kaleye varılıyor. Kaleye 11:30’ da girdik (4 €/ kişi). Öğlen sıcağında 45 dakikada vücudumuzdaki tüm suyu her yerimizden harcadık. Venedikliler kalenin ilk taşını 1573’te koymuşlar.Bazı arkeolojik kaynaklara göre tarih öncesi akropol de burada kurulmuş. Tüm şehre hakim bir konumu var. 1646 ‘da şehri Osmanlılar ele geçirince kale içindeki Aya Nikola Kilisesi yerine Sultan İbrahim Han Camii’ni yapıyorlar.  19.yy ortalarından itibaren sürekli bir şeyler ekleniyor.

Pek çok yerleşim bölgesinde olduğu gibi burayı Rethimnon yapan Venediklilerin gelişi olmuş. Liman inşaatları ile birlikte artan ticaret kaygısından da olsa gerek şehri güçlendirmeye emek harcamışlar.

Kaleden çıkınca eski şehrin dar yolları boyunca ilerleyip limana indik.

 

Liman içi tamamen restoran olmuş. Restoran çalışanları Hemen bir laf atıp ağzınızdan çıkacak kelimeye ve aksana göre nereli olduğunuzu anlamaya çalışıyor ve o dilde, sizi masalarına oturmaya ikna yoluna gidiyorlar. Birinden kurtuldum derken diğerinin ellerine düşüyorsunuz. “Henüz acıkmadık” deyip limandan çıkınca köşe bir yer kapmış olan pastanede serin bir şeyler tüketmek maksadı ile oturmaya karar verdik.

 

Fakat buzdolabındaki tatlılar hafiften enerjimin düştüğü bu saatlerde pek cazip göründü. Gözüme “ekmek kadaifi” yazılı etiket çarpıyor. Aynen böyle yazmışlar. Bakalım bu da baklava gibi modifiye mi diye merak edip denemek istedim. O da nesi! Üstü krem şanti ve tarçınla süslenmiş altında ince bir muhallebi tabakası, onun altında ise tel kadayıf var! Ne baklava bizdeki gibi, ne ekmek kadayıfı. Bahadır crem brule alıyor. Bitirip kalkıyoruz.

 

Eski şehrin turist pazarına dönmüş sokaklarında ilerleyip –muhtemelen kiliseden döndürülmüş zira bizim cami yapılarımız gibi değil-Vezir Paşa Camii’ne geliyoruz. Minare tadilatta. Oralarda bir öğlen yemeği molası için küçük bir restoran bulup oturduk. Size tavsiyem, Rethimnon’a yolunuz düşerse böyle çarşı ortası küçük pratik mutfaklı yerleri tercih etmeyin.

 

Giritli erkeklerin nedense ellerine monte olmuş gibi ve hatta neredeyse koreografisi bile var diyebileceğim bir ritimde tespih şakırdatmaları, bunu özellikle gemi, kafe, vb halka açık yerlerde yapmaları artık kanıksanmış. Limonla problemi olanlara limon dediğinizde yüzlerini ekşitmeleri gibi bir konudur bu benim için. Ve ne komiktir ki hediyelik eşya dükkanlarının kapısında ilk tespihleri görürsünüz.

Yemeğin ardından attığımız küçük tur ile hafiften kale içinde kurulu eski mahalleden çıkıyor ve tırıs modunda otogara giderek otobüsü bekliyoruz. Saat 14:55’te tıklım tıklım olunca kalkıyor. Ayaktakilerden bir kısmı iniyor, anlıyoruz ki bir otobüs daha kaldıracaklar.

 

Chania'ya yol alıyoruz. Rethimnon’dan Hanya’ya bir saat sürdü yol. Her vardığımız durakta bir sonraki yolculuk adımını gözden geçirip ondan sonra gezmemize devam ediyoruz. Bu gece Girit’ten ayrılacağız; gemimiz Atina Pire Limanı’na 21:30’da hareket edecek. Geminin kalkacağı yerin Souda olduğunu öğreniyoruz. Bu bilgileri sormakta fayda var zira indiğiniz yer ve bindiğiniz yer farklılık gösterebiliyor. Souda’ya gitmek için Chania’dan bir belediye otobüsüne binmemiz gerekiyor. Onun da geçeceği durağı öğreniyor, biletini alıyoruz, zira geç saatte bilet buluruz bulamayız endişesi var.

Dönüşümüzü garantiye aldıktan sonra saat 16:00 itibariyle gezimize başlıyoruz.

Hanya’da gezecek çok süremiz yok. Dolayısı ile eski merkezdeyiz. Üstelik bugün Rhetimnon’da yediğim sıcaktan sonra bu gezi süresince kendimden ilk kez korktum. Dönüşte otobüse bineceğimiz durağın önünden geçerek gezeceğimiz eski merkeze geliyoruz. Burası aynı zamanda limana inen yer. Liman, batı ve doğuya doğru yayılıyor.  Batı tarafa yöneliyoruz.

Venedik kalesinin etrafında büyümüş kent merkezinin köhne diyebileceğimiz eskilikteki kimisi yıkıldı yıkılacak binaları nasıl olduğunu anlayamadığımız bir şekilde içinde yitiriyor insanı. Merak artıyor. Hala kullanılıyorlar; kimisi otel, kimisi ev, kimisi işletme.

 

 

Limanın ucunda sura gelince bu sefer aynı yolu arkadan dolaşıp bir paralelinen giderek geldiğimiz noktaya geri döndük.Bu sefer limanın doğuya bakan tarafını geziyoruz. Arka mahallelerden girip yol bitince yine uçtaki surdan dönüp liman yoluna bağlanacağız.

 

Güneş yavaş yavaş batıyor. Saat 1800’e geliyor. Batı koldaki restoranları gözden geçiriyoruz. Mavi-beyaz restoranı gözümüze kestirip oturuyoruz. Hala öğrenemediğim bir şey var: Yunan adetlerinde porsiyonlar zaten 2 kişilik; bir şeyden 2 kişilik isterseniz bizim standartlarımıza göre 4 kişilik geliyor. Grek salatası baş köşede olmak üzere ( 4,50 €) bir meze tabağı ve kalamar alıyoruz. Çok güzel bir yemek sonrası müessese ikramı karpuz ve küçük bir karaf rakı (!) geliyor. Karpuzu yiyip, hesabı ödeyip 19.30 gibi kalkıyoruz masadan.

 

19.45’te bizi  Souda’ya götürecek otobüse binmiştik. 20:00’de limandayız. Gemi 21.30’da kalkacak ama saat 20.00’den itibaren yolcu almaya başlanıyor. Herkes koltuk kapma peşinde. Gemilerde koltuk kapmaktan bahsetmiştim, lokal koltuklarından hani; bakınız Rodos- Santorini seferi. Bir müddet oturduk. Tabii ki bahtsız devede ne kadar şans, bende de o kadar. İstemediğin ot başında biter; koca salonda yer yok ki 2 adam- 2 tespihli adam- biri kuzeydoğu biri kuzeybatı istikametimde; iksi de şakırdatmada birbiri ile yarışıyor. Bahadır 3 alt katta uçak tip koltuklar olduğunu oraya gidebileceğimizi söylüyor. Ben inip baktığımda (İngilizce bilmeyen ama çat pat anlatmaya çalışan) görevli benim biletimi görmek istiyor. Elimde bilet yok, haliyle sadece airtype bunlar mı diye soruyorum. Bana” special ticket” diyor. Bileti “deck” olarak aldığımızı bilyorum. Oturanlardan birinin biletini gösterince anlıyoruz ki orası başka bir sınıf.

Yerime dönüyorum. Evinize oturmaya gelmiş 10 düzine tanımadığınız insanın bulunduğu kocaman ekran TV’si de olan bir salon ortamı hayal edin. Buradaki kalabalığın yarattığı gürültü sabaha kadar sürecek gibi, hele kadınların çatlak sesleri ve de tespihler...