27.08.2011 Cumartesi, 4. Gün   

Rodos'ta eski şehir merkezi...

istikamet Santorini

 

Bugün otelimizden çıkış yapacağız. Zira geceyi Santorini adasına doğru yol alacak bir cruise gemisinde geçireceğiz. Dolayısı ile sadece akşam uğrayıp almak üzere çantalarımızı otelde emanet odasına bırakıyoruz. 

Bugün eski şehir merkezini, Rodos’un “göbeği”ni fethedeceğiz. Programda kale, şehir duvarları, Büyük Üstadın Sarayı ( Palace of the Grand Master) ve Arkeoloji Müzesi var.

Kale binasında bilet kesen görevli önce duvarları görmemiz konusunda bizi uyarıyor, zira 12:00'de duvarlara çıkan kapılar kapanacak. Sur duvarları için de ayrı bilet kesiliyor.

Çok ama çok sıcak bir havada koskocaaaa şehir duvarlarını geziyor ve Rodos’un ilk merkezini ve sarayları ile yerleşimlerini çepeçevre saran bu duvarların gerçekten de görenlere “bu şehri zor alırsınız” mesajı verdiğini düşünüyoruz. 1309 yılında St John şövalyelerinin adaya gelmesi ile inşası başlayan bu duvarların bugün hala şeklini koruyabilmiş olmasına seviniyoruz. Etrafındaki hendeği şimdiye kadar gördüklerimizden en geniş olan sur duvarları sanıyorum bu kaleye ait. İçeride mimarisi son derece zevkli olan bu duvarlar ve kalenin korumaya yönelik olan dış cephesi oldukça fonksiyonel bir şekilde düz ve sade inşa edilmiş.

Şehir duvarları-hendek-kale Şehir duvarlarından geçiş Duvarların içinde eski şehir


Surlardan iniş eski şehrin daha önce uğramadığımız doğu tarafında. Dokunun olduğu gibi korunduğu, birbirine sarmaşıklar ile bağlanan karşı komşu evlerin çeper oluşturduğu ve kedilerin artık doğal bir dekor olduğu bu güzelim dar sokaklarda yürürken kendimizden geçtik. Bu sokaklar bizi Rodos’un kuzeyinde şehir surlarının Panagias kapısına çıkarttı.

 

Bu nokta aynı zamanda, sur duvarları ile uyumlu bir bütünlük oluşturan The Hospice of St. Catherine kilisesinin de  komşu olduğu, zamanının ve bugünün güzel bir çarşı meydanına açılıyor. Kilise Kudüs’e hac yolunda olanların ara konaklama noktası olması amacı ile 1392 yılında St. John Şövalyelerinin üstadı tarafından yaptırılmış.  Müze gibi ziyarete açık bir tarafı olmakla birlikte ayakta üç apsisi kalmış. 1480’de Osmanlı kuşatmasından ve 1481’de depremle yıkıldığı yazılıyor.

 

Bölge, denizatları ile süslü bir çeşmenin odak noktası olduğu Yahudi mahallesi aslında. Çeşmenin bulunduğu bu meydan 1941’de Aschwitze gönderilmek üzere burada toplanan 1604 Yahudi’ye adanarak Yahudi Meydanı olarak anılmaya başlanmış.

 

Kalenin içi de ayrı bir şehir gibi. Aslında maket, dekor şehir gibi demek daha doğru. Sıra sıra dükkanlar, restoranlar, kafeler , turistler dolusu sokaklar. Panagias kapısından deniz tarafına çıkıp temiz hava eşliğinde yürümek istiyoruz. Ticari limandan eski şehre giren ana kapıyı kullanarak kestirmeden Şövalyeler Caddesi’ne geçiyoruz.

Maket misali eski şehir

Şövalyeler caddesi

 

Şövalyeler caddesi eski şehir bölgesinin en ortaçağ kimliğini korumuş en nevi şahsına münhasır ve saygın bölgelerinden biri. St. John Şövalyeleri birliğinde bulunan her bir ülkenin temsilciliği şeklinde nitelenebilecek, oldukça yüksek ve korumalı karşılıklı yükselen taş binalara ev sahipliği yapıyor. Evler vaktiyle şövalyelerin toplanmaları, bir arada yemek yemeleri için ve üst düzey ziyaretçileri ağırlamak üzere kullanılmaktaymış. Günümüzde de yine bu ülkelerin konsolosluk binaları olarak kullanılmakta. Sanırım sokağın her yerinden buram buram bürokrasi akmasından olsa gerek daha sokağa girerken – hala bile- insanın kendine çeki düzen veresi geliyor. Kapılarında zamanın aşındırdığı ülke ve şövalye amblemleri ile tamamen taş parke yokuş çıkılan bu sokakta tam anlamı ile hayal ötesi bir 600 metrelik yolculuk yapılıyor.

İşte bu 600 metrelik yol sizi bu şövalyelerin Üstad-ı Azam Saray’ına çıkartmaktadır.  Bugün görülen saray 1856’da cephane patlaması sebebi ile büyük ölçüde zarar görünce, 1930’da, adanın o zamanki kontrolünü elinde bulunduran İtalyanlar tarafından – İtalya kralı III.Victor Emmanuel ve Mussolini’ ye keyif mekanı olsun diye- çok daha iddialı bir versiyonu ile yenilenmiş.

Ancak iki şahsiyet de buraya hiç uğramamış. Saray denmesine aldanmamak lazım; çok sayıda boş oda ile neredeyse tüm odaları ve Kos adasından getirilmiş, koridorları donatacak kadar çok miktarda yer mozaikleri var.

 

Hem dinlenmek hem de enerji toplamak için yemek molası vermek lazım. Ondan önce Sokratous Caddesinin yüksek ucunda 1523'te Kanuni Sultan Süleyman'ın adayı ele geçirmiş olmasının anısına yaptırılmış Süleyman Camii’ni gündüz gözü ile dışarıdan görüyoruz- emniyetli bulunmadığından kapalıymış.

 

Sonra hemen yakınlardaki, çok eski Arapça ve Farsça el yazmaları ve Kur’an-ı kerim’e ev sahipliği yapan Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi’ne giriyoruz. “Bu kütüphane, Rodos’un Uzgur Köyünden olan ve III. Selim’in saltanatı sırasında saraya girerek “Rikapdar-ı Şehriyarı” (Padişah ata binerken yardım eden demektir ve o devrin yüksek bir askeri rütbesidir) derecesine kadar yükselmiş bulunan Hafız Ahmet Ağa tarafından 1208 (1793) senesinde kurulmuştur. Ahmet Ağa’nın esrarengiz bir şekilde ölümünden sonra oğlu Tophane Müşiri Fethi Paşa bir taraftan babasının kurduğu bu kütüphaneyi İstanbul’dan getirdiği kitaplarla zenginleştirmiş, diğer taraftan da “Vakithane” (Saat Kulesi) ile Rüştiye Mektebini ve bu müesseseleri yaşatacak akar temini için de dükkanları inşa ettirmiştir.”*

Bugün kütüphane bir vakıf tarafından yönetiliyor. Bu huzurlu yapıdan çıkarken kapının yanında duvarda hem Türkçe hem İngilizce olarak asılı Vakıfname özetine takıldı gözüm. Bunu görmeniz, okumanız lazım; vakıfta toplanan paranın kuruşu kuruşuna hayır işlerine nasıl pay edileceğine dair bir özet verilmiş.

Meşhur ve kalabalık Sokratous caddesine paralel restoranlar sokağında asma altı bir mekana dalıp hafif bir şeyler seçiyoruz; benim için bu havada en güzel öğlen yemeği Grek Salatası. Bahadır da tavuk şinitzel seçiyor. Özel tatlar yemek amacında olmadığımızdan kolayına kaçıyoruz. Daha kocaman bir müze gezilecek.

Rodos Arkeoloji Müzesi ile ilgili söylenecek tek bir husus var: hakkı verilerek gezilmesi gerektiği. Bunun iki temel sebebi var; 1) beklenmeyecek ölçekte büyük bir müze, 2) Buna mukabil, bizimki gibi zengin ve de benzer bir tarih mirasına sahip bir ülkenin evlatları için iştah kabartacak ölçüde çok ve çeşitli eserler sunuluyor. Müze binası 1440’ta yapımına başlanmış ancak 15. yy’ın sonlarına doğru bitirilebilmiş Şövalye Hastanesi’nin binası. Ve müze olarak Rodos ve çevre adalarda bulunmuş akla gelebilecek her tür antik değere ev sahipliği yapıyor.Saat 14.20’de girdiğimiz müzeyi sonlarına doğru biraz hızlanmak sureti ile 5 saatte gezdik. Daha erken girebilmiş olmayı dilerdik.

 

Müze çıkışı akşam yemeği saatine denk geliyor fakat oturunca bir daha kalkamayacağımızdan öyle bir saat ayarlamalı ki yemekten kalkıp gemiye binmek üzere limana gitmeli. Çantalarımızı da almış olacağız, yükümüz olacak. Bunları düşünerek müzeden çıkıp otele doğru yol alıyoruz.

Bir yandan da hava henüz kararmamış olduğundan gezi teknelerinin demirlediği iskele bölgesine gidip eski değirmenlerin ve dünyanın 7 harikasından sayılan Rodos heykelinin “temsili” fotoğrafını çekmek istiyoruz. Dünyanın deyim yerindeyse yarısını hükmü altına aldıktan ve M.Ö. 323 yılında , henüz 32 yaşında öldükten sonra komutanları Ptolemy, Seleucus ve Antigonus arasında çıkan iç kargaşada , Rodos, Mısır’ın da yönetimini elinde tutan Ptolemy’nin yanında yer alır. Kültür, ticaret ve sanat alanında çok gelişir.

Ancak M.Ö 305 yılında Antigonus’un oğlu Demetrius Rodos’a saldırır; başarılı olamaz. Bu saldırıya yönelik beraberinde getirdiği savaş aletlerinden kalan malzemeleri satıp parası ile- günümüzde dünyanın yedi harikasından bir olan ve Rodos heykeli olarak bilinen- titan tanrılardan güneş tanrısı Helios’un heyeli dikilir. Günümüze hiçbir kalıntısı kalmamış olan 30 metrelik dev heykeli, dev heykeller konusunda usta Lindos’lu Chares inşa eder.

Ne var ki, bu ihtişamlı heykel, bölgenin kaderini derinden etkileyen bir başka doğa harikası, M.Ö. 226 Rodos Depremi sebebi ile şehrin geri kalanında olduğu gibi, çok büyük zarar görür. Eski günlerin hatırına olsa gerek, Mısır’ın o dönemki hükümdarı Ptolemy III heykelin yeniden inşası için yardım teklifinde bulunur, ancak tanrılarını kızdırmış olabilecekleri endişesi ile Rodoslular bu teklifi geri çevirirler.

Strabo’nun anlatımlarına dayanırsak, yıkık hali ile heykel 800 yıl yerde kalmış, ancak o kadar etkileyiciymiş ki sırf bunu görmek için bile buraya gelenler olurmuş.  Sonrasında bu dev heykelden geriye kalanlarla ilgili olarak anlatılanlar bu konuda tek kaynak olarak gösterilen keşiş Teofanes (Theophanes the Confessor)’a dayandırılmakta. Keşişin yazdıklarına göre, ada, Emevi Devletinin kurucusu Muaviye’nin 654 yılında adayı ele geçirmesinin ardından bu kalıntılar bir tüccara satılır.

Heykelin yeri ve kalıntıları konusunda çeşitli teoriler var ancak henüz bir yere varılamamış.

Rodos heykeli, Collosus'un bir zamanlar durduğu rivayet edilen liman ağzı

 

Fotoğraflarımızı çektikten sonra otele giderken yolda onlarca restoran önünden geçiyoruz ancak hiç birine nedense oturmak istemiyorum. Otele varıp çantaları da almış bulunduk. Aynı restoranların önünden yine geçiyoruz.  Ben bir karara varamayınca yemeği yine eski merkezde yiyelim diyoruz. Ancak benim bin tane seçenekten birini seçmem lazım. GPS imiz yardımı ile Serhat’ın önerdiği bir restoranı arıyoruz. İki kez olması gereken yerin önünden geçmemize rağmen iki adet çok şık bardan başka bir yer yok ortada. Üçüncü turumuzda ben bir tanesine girip soruyorum “ ‘Taverna Mikes’i arıyoruz, GPS’te görünmesine rağmen yok”. İlginç bir tesadüf eseri aradığımız mekanın sahibinin kızkardeşine ait bir barda yapıyorum sorguyu. Bana yanıt veren de Mike’ın yeğeni oluyor. Öğreniyoruz ki bir müddet buralarda olmayacağından restoran kapalı; kapalı olunca barlar da önüne yayılmış. Haliyle birşey anlamamışız. Bu beyhude çaba ardından başka bir yer bulacağız. Sokratous caddesi üzerinde yürürken, kaptan şapkalı sakallı bir amca, açlığı artık tavan yapmış bizleri, lezzet garantisi ile ve de yaptığı tanıtımla tavlıyor ve pasaj gibi girilen bir kapıdan arka bahçeye alıp “Kaptanın Bahçesi” (Captain’s Garden- Lisia Sokak) adlı o patırtıdan uzak tavernada garsonumuza teslim ediyor. Son derece mütevazı bir restoran ortamı; her tür abartıdan uzak. Ben bu sefer değişiklik olsun diye deniz mahsülleri salatası yiyorum. Sanırım 4 kişiye yetebilecek büyüklükte bir salata geliyor. Bahadır da çorba, domates ve hellim tabağından yana tercih kullanıyor. İkimiz de memnun, kaptana girişte verdiği lezzet sözünden ötürü teşekkürü bir borç biliyor ve kendisine bunu iletiyoruz.  Oradan ayrılmadan hemen yandaki büyücek hediyelik dükkanını Osman adlı bir Türk’ün işlettiğini söylüyor. Sahibine sesleniyor ve bizi zorla içeri alıyorlar. Daha çok hoplanacak durağımız olduğunu ama fazladan eşyaya yerimiz olmadığını anlatıyoruz.

Bu gece yolculuk var; istikamet Santorini (Thira) adası. 23.59’da dev bir Blue Star cruise gemisi ile yola çıkılacak. Sırtımızda çantalarımız ile yürümeye başlıyoruz. Bineceğimiz limanın, buraya geldiğimizde indiğimiz liman olmadığını, bir sonraki liman olduğunu biliyoruz. Az buçuk boyutları hakkında fikir sahibi olduumuzdan, gündüz de büyük gemilerin nereye yaklaştığını gördüğümüzden tahmin ediyoruz. Yol üzerinde Blue Star bileti satan bir yazıhaneye soruyoruz. Tahmin ettiğimiz  yer diye düşünüyoruz. Kıyıyı takip etmekle birlikte epeyce şehirden uzaklaşmış halde yol kenarından seyrederken yolkıvrımında TIR dorseleri görüyoruz. Köşedeki büfeye ne taraftan gitmek gerektiğini sorma ihtiyacı hissediyoruz; neyseki gelmişiz. Şehrin en batı ucu.

Geminin yanaşma anı, insanların kulvarların açılmasını bekleyen yarış atlarının huzursuzca ve sabırsız tepişmelerini andıran gemiye yanaşma girişimleri ve liman polisinin ses yükselterek insanları dizginleme çabaları. Tam bir komedi idi. Sanki bir an gelecek ve polis silahını gökyüzüne doğrultup start verecek ve insanlar da semerinden boşanmış aygırlar gibi -pek çoğu peşleri sıra tekerlekli bavullarını sürükleye sürükleye – yarışa dahil olacaklardı.. Bilmem manzarayı gözünüzün önüne getirebildim mi...Evet bu yarıştan alnımızın akı ile çıktıktan sonra nereye gideceğini bilmez sersem tavuklar gibi önümüzdeki kalabalığı izledik. Bavulları yukarı almıyorlar, araç taşınan kısımda bir yere istifliyorlar. Yanınıza ancak elinizde, kolunuzda veya kucagınızda taşınabilir ebatlarda çantaları alabiliyorsunuz. Bavulumuz olmadığından ne bu gemilere binerken ne de inerken zorluk yaşadık.

Geminin içi beş yıldızlı otel gibi. Daha sonra fark edeceğimiz, anlayacağımız üzere, yataklı kompartmanları, uçak tipi koltukları ve kafeterya tipi koltukların da olduğu restoran bölümleri var. Yataklı bölümler otel oda fiyatlarını solladığından ve bütün gece seyahat edileceğine göre en basitinden bizim deniz otobüsleri koltukları gibidir diye düşündüğümüzden, bilet alırken de seçenek sorulmadığından bütün geceyi kadife döşemeli kulüp tipi sandalye koltuklarda geçirmek zorunda kaldık. Biz de yukarıya erken çıkanlardan olduğumuzdan istediğimiz masayı ve sandalye grubunu seçebilecek durumdaydık. Artık bir –iki saat sonra herkes koltukları yatak gibi birleştirip ayaklarını uzattı. Yer yer uyku tulumları ile yerlere serilenleri de sabah olduğunda gözlemledik. Neden olduğunu anlamadığımız bir şekilde girdiğimiz andan itibaren geminin içi olağanüstü soğuktu. Geceyarısı üzerimdeki elbisenin altına bir pantolon, ayaklarıma çorap, üzerime de bir kazak geçirmek zorunda kaldım. Pike niyetine örttüğüm peştemali saymıyorum bile… Bana mısın demedi. Artık ertesi güne hastalık kapımızda diye bekledim.

* http://www.memleket.com.tr/news_print.php?id=41413