26.08.2011 Cuma, 3. Gün  

Rodos'ta ilk gün. Ada Turu...

Sabah 7.30’da kahvaltıya iniyor ve odanın bir gece daha müsait olup olmadığını soruyoruz. Bir gecemizi daha bu otelde garantiye aldıktan sonra dün akşam kapalı olduğu için konuşamadığımız otelin karşısındaki oto kiralama bürosuna (Intercar) uğruyoruz. Türk olduğumuzu öğrenince Kos’taki otel sahibi Vasili gibi heyecanlanan ofisin sahibi Pantelis elinde bir cabriolet Suzuki Jimny Jip olduğunu söylüyor. Günlük ücreti 65€’ymuş. Fiyatından ziyade ben jip olmasından kaynaklı bir acaba sürecine giriyorum. Pantelis de jip olduğuna takılmayın, küçük, kompakt bir araç, normal arabadan farkı biraz yüksek olması diyor ve benzer bir aracı camdan gösteriyor. Fiyatını dert etmeyip peki diyoruz. Ancak o esnada aracın frenleri değiştirildiğinden serviste. Yarım saat sonra burada olur diyor.Biz de otele geri uğrayıp ihtiyaçlarımızı yanımıza aldıktan sonra tekrar ofise iniyoruz. Gideceğimiz istikameti öğrendikten sonra garajın da orada olduğunu ve bizi oraya götürebileceğini söylüyor. Aracın hazır olduğu haberini beklerken Pantelis de kah gezilecek duraklar konusunda öneriler vererek kah sohbet ederek bizi oyalıyor.

Şu an çalıştırmakta olduğu kiralama ofisinin eski sahibinin Ahmet adlı bir Türk olduğunu anlatıyor. Kendisini önceden tanırmış. Çalışmakta olduğu firmada şirket evliliği olup da birkaç sene önce işten çıkartıldığı dönem Ahmet Bey’in de emekliliğe ayrılmak istediği döneme denk gelince, Pantelis burayı devralmış. Ahmet Bey’den çok iyi bahsediyor.

09:20 gibi servisteyiz. Pantelis aracı teslim ediyor. Cabriolet olduğundan üst perde açık gidin diyor. Pek hoşlanmasak da bu fikirden deneyelim diyoruz. Saat 09.30’da yola çıkıyoruz. Bahadır numaralı güneş gözlüklerini -arada arıza çıkarttıklarından bizi yarıyolda bırakabilecekleri endişesi ile- getirmediğinden bir cesaret, kiraladığımız arabaları ben kullanacağım. Ancak işin en önemli kısmını yine o yapıyor; yardımcı pilotlukJ Bir süre sonra arabayı kenara çekip , kah sıcaktan ve güneşten korunmak amacı ile, kah rüzgarın bizi sersemletmemesi için üstü kapatmayı deniyoruz ancak tırnaklar bozulmuş; bir taraf tutuyor bir taraf tutmuyor. Güç bela tutturduktan sonra klimamızı da açarak yola devam ediyoruz.

Lindos yolu bizim güneye inerken geçtiğimiz yerlere benziyor. Kah sazlıklar, kah manzara, aralarda yazlık bölgeler.

Lindos 'a 1 saatte varıyoruz. Pantelis bir kağıda çizerek çok güzel anlatmıştı; “Burada 2 otopark vardır; birisi yukarıda, şehre ilk girişte, diğeri de orayı geçtikten sonra aşağıda; bir göbekten dönerek ineceksiniz. Eğer aşağı parka inerseniz, dönüşte dikkat edin; dardır, tekrar yuvarlaktan dönün….” Aynen öyle oldu:) Çok yürümemek için aşağıdaki otoparkı tercih ettik (3 €/ gün). Sonradan fark edecektik ki plaja doğru inseydik bedava park alanı da varmış; tabii burayı kullanan kale ziyaretçilerinin tepeye doğru ekstra tırmanması gerekecek.

Rodos adasında öyle gelişigüzel park edilemediğini yine Serhat’ın notlarından biliyorduk; yine de  Pantelis’e sorduk. Mavi çizgiler içerisine ücretini ödeyerek park edebiliyorsunuz ki Lindos’ta parkmatikler var o çizgilerin olduğu yerlerde. Sarı çizgiler abonelerin; bırakamazsınız. Çizgisiz yerlere bırakılabilir.

Hava inanılmaz sıcak. Pek çok araç ve tur otobüsü erken gelmiş. Arabayı park ettikten sonra ilk ziyaret noktamız tabii ki tepedeki kale. Kaleye, son derece sevimli ve dar sokakları olan bir kasaba içinden tırmanılıyor.

Bazıları 15. ve 18. yüzyıllar arasında geçimini denizden sağlayan kaptanların sahibi olduğu bu karakteristik, beyaz, kutu gibi evlere archontika deniyor.

 

Sağlı sollu, turistik- hediyelik eşya satan dükkanlar ve büfelerin sıralandığı daracık, asma altı sokakların choklakia kaldırımları insanın aklını başından alacak ve kıskandıracak güzellikte. Yerlerde bunları izlemekten etrafı izleyemiyor, hatta dükkanlara ilgi göstermiyorum.

 

Choklakia, aynı ebat ve renklerde çakıl taşlarının yan yana mozaik şeklinde dizilip estetik motifler yaratılması “sanatı” diyeceğim. Bir rehber kitapta (Dodecanese ) Oniki adalara özgü olduğunu okudum. Çakıl taşlarına işe yarar bir görev yüklemişler. Çok da güzel halletmişler. O daracık sokaktan tırmanırken bir noktada karşınıza ufak bir kilise çıkıyor; çanları dikkat çekici. Dükkanlar ve evleri ardınızda bırakıp da doğa içinde bir patikadan koloni halinde tırmanışa geçtiğinizde etrafa serpiştirilmiş, bayanların el emeği göz nuru, çeyizlik diye tabir edilebilecek el işlerini sergilediklerini görürsünüz. (Bizim sahillerde de görüyoruz ya bohça içinde toplayıp satarlar masa örtüleri, danteller, sehpa örtüleri, vb işleri)…

Bu şahane sokaklardan kıvrıla kıvrıla tırmanarak ana yoldan uzaklaştıkça evlerin sıralandığı, yüksekten görünmeye başladığı kasabaya hakim bir noktaya geliniyor. Alt ve üst otoparklar –ki ne kadar yüksekteydiler- kalenin eteklerinde kaldı diyebiliriz.

Tırmanışın bittiği yerde kalenin ve M.Ö. 4.yy’ a tarihlenen Athena Tapınağı’nın da bulunduğu akropol ören yeri girişi başlıyor. Burası ortaçağda kaleye giriş noktasıymış. Tam bu girişte, basamaklardan önce kale duvarına temel teşkil eden kayaya zamanın bir savaş gemisi oyulmuş.

 

Kale, içinden geçilen köyden 125 metre yüksekte, tabiri caizse bir başa oturtulmuş taç gibi şahikayı tam bir sarmal halinde çevreliyor. Konumu itibariyle muhteşem bir manzaraya sahip- o kadar ki ilk bakışta bana Assos’u anımsattı.

 

Vaktiyle Büyük İskender’in de ziyaret ettiği rivayet edilen Athena Tapınağı’ndan günümüze, genelde olduğu gibi, sütunlar kalmış. Geri kalan akropol bölgesi, halen şantiye alanı halinde, restore ediliyor. Kale ve Rodos deyince akla ne gelir; evet burası da 13. yüzyılda St. John şövalyeleri tarafından güçlendirilmiş.

Bu tepe antik kente 2 liman kazandırmış. Tamamen tahmin üzerine söylüyorum, sanırım bir tanesi o gün yüzdüğümüz muhteşem plajda kurulu idi.

Öğlen vakitlerinde tırmanışın yükünden ve sıcaktan sırılsıklam olmaktan mütevellit, aşağıda, çarşaf durgunluğunda, altın kumlu karşı konulmaz Lindos plajını görünce kendimizi kaleden aşağı salarak plaja iniyoruz.

 

Denizin halı misali sapsarı kumunun beni kendine çekmesine boyun eğiyorum. Anlamlı şekilde derinleşen ve derinleştikçe azıcık serinleyen, ayağını sokar sokmaz dinlendirici bir duş etkisi yapan- belirtmem gereksiz ama kendine hayran bırakan - ılık bir su… Bu suyun terapi etkisi ile geçmişi milattan önce 3000’li yıllara dayanan Lindos’un gölgesinde tarihe bir yolculuk yapıyorum.

 

Kopulamaz güzellikte verdiğimiz yarım saatlik yüzme molasında, akropolde başımıza yapışan güneşi denizde bırakıp kendimize geldikten sonra güney istikametine doğru yaklaşık bir saatlik yol gidiyoruz. Artık iyice de acıktık. Ana yoldan denize doğru bir sapaktan girip denize sıfır bir restoran bulmak lazım. Bir ikisini geçmiş bulunarak Kiotari adlı kasabaya sapıyoruz. Sahilde yol sola ve sağa ayrılıyor. Çok düşünmeden sağa sapıyoruz. Hafif meyil üzerine kurulu, açık denize karşı, mavi –beyaz masaları ve sandalyeleri olan çok davetkâr bir taverna var,Paralia Petalas Taverna. Tek seçenek! Hiç şikayetçi değiliz.

Oturduktan sonra bir aile işletmesi olduğunu anlıyoruz. Menü getirmeleri ve sipariş almaları arasından herhalde 10 dakika geçiyor. Sıcaktan dolayı genel bir iştahsızlık olunca koca bir tabak grek salatası ve sarımsaklı ekmek alıyorum. Bahadır pizza istiyor yine. Bu havada içilecek en güzel şey su. 1 saat kadar da bu sakin, sessiz plajlı kasabada takılıp gerçekten de Pantelis’in dediği gibi pek de bir şey olmayan adanın güney doğu kıyısı boyunca ilerlemeye devam edeceğiz. Ama önce hemen oracıktaki marketten iki nektarin ve su alıyoruz. Omuzlarıma ve boynuma sardığım, kenarları iğne oyası ile çevrili yemeniyi gören yaşını almış market sahibesi eli ile incelemeye koyulurken hayranlığını dile getirip, bunu nereden aldın diye soruyor. Tahmin edin diyorum. Adalardan ama hangisinden diyor. Yanlış tahmin deyince de neresi der gibi yüzüme bakıyor. Türkiye deyince nedense elini ürkekçe çekiveriyor. Hiç beklemediğim bu tepki üzerine şaşırıyorum. Kendisi ile de sohbet etmek isterdim ancak yolumuz uzun.

Sürekli sollanmaz işareti gördüğümüz yollarda arkamda zaman zaman uzayan konvoya aldırmadan pür dikkat ilerliyorum.

Yardımcı pilotum bir sonraki durağımız için sapacağımız sapakları ve varsa alternatifleri konusunda beni önceden aydınlatıyor. Beklenenden farklı bir sapak gördüğümde, oranın bozuk satıhlı yol olduğunu söyleyip, bir sonrakinin daha uzun ama düzgün bir yol olduğunu belirtecek kadar iyi bir yardımcı pilot.

Göreceğimiz yer dağın tepesinde yine haçlı şövalyeleri tarafından yapılmış küçük bir kale; Monolit Kalesi ve şapeli. Artık Rodos’un batı kıyılarındayız.

Monolit, yatay düzlemde Lindos’un tam batı izdüşümünde. Tırman tırman bitmiyor.  Bir uygun alanda aracımızı park edip bir de bacaklarla şahane bir orman manzarası içerisinden 5 dakika kadar dik bir patika yol tırmanıyoruz. Kuzey Kıbrıs’ın tepe manzaralarını andıran –ancak gerek yükseklik ve tırmanışta verilen mücadele gerekse manzara açısından – onların yanından geçemeyen bir kale…Güneşin artık batıya döndüğü bu saatlerde aynı istikamette yer alan Halki ve Tilos adalarının siluetlerini seçebiliyoruz.

Aracın yanındaki park ve kafé noktasına inince, yemek molasında marketten aldığımız nektarinleri gövdeye indiriyoruz. Bu kısa ve sıcak moladan sonra geldiğimiz yoldan ana yola bağlanıp Castello’ya doğru yola devam. Yapayalnız, kalıntıları ile Ege’ye meydan okuyan Halki, Tilos, Mysiros, Symi adaları ile Datça yarımadası manzaralı bir kale.

Ardından yine yollara düşerek antik bir şehir kalıntısı görmeye gidiyoruz. Yine oldukça virajlı dağ yolu tırmanaraktan vardık. Ancak kapıdan biraz bakıp girmemeye karar veriyoruz.

Saat 1700 civarı.  Artık bir O çizmiş olduğumuzdan dönüş yolundayız da diyebiliriz. Yol üzerinde Kelebekler vadisi var. Akşam saati olmasına rağmen güneşin ve sıcağın iğne iğne hissedildiği bu saat diliminde adeta vahayı andıran bu yemyeşil vadinin yarattığı serinlik doğrusu bizi kendimize getirdi. Ancak o kadar yorgunduk ki vadinin ayrı bir tırmanma gerektirdiğini görünce giremedik. Zaten beş-on dakika sonra girişe kapatıldı.

Artık dönüş yolundayız. Rodos’a 10 dakika mesafede aracın havalandırma kafesinden buhar gelmeye başladı. Hararet göstergesi önce bir hareketlilik göstermese de kısa süre içerisinde kırmızı uyarı çizgisine ulaştı. Bir benzinciye yaklaşmakta olduğumuzu görünce hemen sağa yanaştık. Ancak benzinci boş ve terkedilmişti. Aracı kiraladığımız ( ve aynı zamanda kayınpederi bir araba tamir atölyesi sahibi olan ve kiraya verdiği araçların bakımından sorumlu olan) Pantelis’i aradık.  Kayınpederinin ısrarı doğrultusunda aracı yavaş yavaş yeniden hareket ettirdik. Ancak aradan 2 dakika geçmedi ki buhar yeniden kendini gösterdi ve hararet göstergesi inanılmaz bir hızla kırmızı çizgiye dayandı. Yavaşça yine tesadüfen saat itibariyle kapalı olan bir mağazanın önündeki geniş boşluğa çekip tekrar Pantelis’i aradık. Kayınpederi de dahil olmak üzere yaptığımız üç-beş telefon görüşmesinden sonra durumun ciddiyetini nihayet anladılar. Toplamda bir saate yakın süre sonra Pantelis ve kuzeni geldi. Bilirkişi olarak gelen kuzeni  2-3 dakikalık bir dinleme anlama seansından sonra olayın sebebini anladı; dün genel bakımdan çıkan arabaya su koymayı unutmuşlar. Bu arabalar da özellikle klima ile uzun süre çalıştığında su eksiltiyormuş. Neyse, bizim jipi kuzen aldı götürdü; biz de Pantelis’in arabası ile otelimize geri döndük.

Enteresandır, en ufak aksaklıklarda gerginleşen ben bile -havasından mı suyundan mı bilemedim- sinirleri alınmış bir insan olup çıkıvermiştim. Bahadır’ın bile canını sıkmış olan böyle bir durumda “daha kötüsü olabilirdi” modu takınarak sağlıklı bir felsefe tutturmuştum.   Evet, adanın orta yerinde güpegündüz kalabilir, daha çok zaman kaybı yaşayabilirdik. İşte bu gevşemiş halimin tüm ada seyahatim ve İstanbul’a otobüsle dönüş maceramız boyunca etkisi altında kalacaktım.

Akşamı tabii ki eski merkezde geçiriyoruz. Sokratous caddesinin aşağı kesimlerinde  Şövalyeler caddesinin de girişi sayılabilecek bir noktada ismi “Golden ...” olan, tam ortayı mesken tutmuş şık bir restoranda karar kılıyoruz. Ancak hem inanılmaz küçük servisler yapılmakta hem de çok fahiş fiyatlara. Modern mutfak da bir yere kadar... Yemeğe bu akşam puan veremiyoruz maalesef...