13/07/2010 Salı  3. Gün 

 

Turun 'Survivor' Tadı

        

Siyah zeytin, yeşil zeytin, bize alışkın olmadığımızdan olsa gerek çok tuhaf gelen eskitilmiş bir tür peynir- bunu yiyemeyince tazesi geldi, ama onu da yiyemedik-, bal, reçel ve eritilmiş (sıcak) peynirden oluşan sabah kahvaltımızın ardından eşyalarımız ile birlikte toplanıp aracımıza bindik. Bir sonraki konaklamamız başka bir köyde ve başka bir pansiyonda. Mısırlı köyünün sadece bir araç sığabilecek genişlikteki patikasında, Barış’ın tabiri ile “tek yön köy” yolunda ilerliyoruz. Meğer bu  yönde 10 dakika gitmemizin sebebi manevra yapabilmek içinmiş :) Geldiğimiz istikamete dönüp 20 dakika ilerlemişken bir kamyonla karşılaştık. Kamyon gidemeyeceğine göre geri geri bir yol ayrımına kadar geldik ki kamyon geçsin. 5 dakika kadar daha ilerleyip köy merkezine vardık. Ekmek, salatalık, meyve aldık. Bir an kaldığımız pansiyonun önünden bir kez daha geçtiğimizi farkedince minibüste herkes koptu artık:)

Özellikle bu civarda  gözden kaçmayan bir manzara var; her evin bahçesinde küçük çapta mezarlıklar var. Bizim bildiğimiz, mezarların toplu olmasını gerektiren bir mevzuat vardır. Osman’a soruyorum, bu durum nedir diye; Gürcü kültüründe öldükten sonra da sevdiğinden ayrılmamak için böyle bir ara çözüm bulmuşlar.

Bugün tüm turun en uzun mesafeli yürüyüşünü yapacağız. Geçirdiğimiz ilk iki güne hiç ama hiç benzemeyecek bir yürüyüş. 7 saat sürecek bir yürüyüş ile 2900 metreye çıkacağız. Çantalarımızda havlu ve mayolarımız; yüzme molalarımız var. İstikamet Macahel.

Saat 10:00’da sis bulutu içinde Mareta Yaylası, bizim anlayacağımız adı ile “Öteki yayla” dayız. Kendi çapımızda , bu kuş uçmaz kervan geçmez , taşlı  kayalı ama muhteşem manzaralı dağ yollarında ilerlerken yerden bitme, odunsu , manolyaya benzer bitkiler görüyoruz. Bu bitkileri günün ilerleyen saatlerinde bir daha göreceğiz, kabusumuz muu yoksa kurtarıcımız mı olarak, birlikte göreceğiz!

Saat 10:40’ta artık minibüsün ilerleyemediği noktada araçtan inip tabana kuvvet tırmanmaya başlayacağız. Önce araçta öğlende yiyeceğimiz sandviçler hazırlanıyor. (Herkes kendi çıkınını taşıyacak) Bu esnada dağ, tepe, kaya arkası bulunup insani ihtiyaçlar gideriliyor.

Yürüme patikası büyük ölçüde çamur. Hava boz bulanık, kah sis bastırıyor, kah açılıyor. Bacak aça gerdire, hoplaya zıplaya bu çamurları alt etmeye çalışsak da nafile. Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüde çamura batar. Nefes nefese kalaraktan, arada bir iki dakikayı geçmeyen molalar veriyoruz. Osman uzun molalara izin vermiyor; oturdukça oturma isteğimiz artarmış...Kana kana su içmemize de... şişermişiz. Bu halde bir düzlüğe vardık nihayet. Enfes bir mera, çiçek bahçesi gibi...Su şırıl şırıl, sakin sakin akıyor. Rüya gibi bir yer. Arkasında Kuyruklu Göl . Buz gibi suyunda yüzmeye cesareti olan arkadaşlar için uzun bir mola veriyoruz. Biz de taşıyoruz gereken ekipmanı ancak o kadar terledikten sonra bu buz gibi suya girmek cesaretini gösteremiyorum, hemen tutulup kalma ihtimali var zira. Su buz, ama hava da sıcak değil hani. Beni kim taşır sonra oralarda? Fulya, Olcay, Barış,Umut ve Zeliha’yı suya girme cesaretini gösterdiklerinden tebrik ederek (Osman ve Ömer’i saymıyorum bile), sonra bakıp bakıp anımsamaları için videoya çekiyorum. Biz oracıkta azıcık abur cubur tıkınarak, hem açlığımızı bastırma hem de enerji alma seçeneğini kullanıyoruz. Bir de fotoğraf çekme!

Takribi yarım saat kırkbeş dakikalık mola ardından biz ağırgiller takımı tırmanmaya başlıyoruz. Yukarı çıktıkça sis yoğunlaşmakta. Kısa kollu tshirtleri içinde kıştan kalma kar kalıntılarının yanından geçen tipleriz. Ayağımızın altındaki çimler, sisin arttığı noktadan itibaren kırık ve keskin, bir o kadar da kaygan taş parçalarına dönüştü. Gittikçe dikleşen tepeye nasıl tırmanıp, nasıl öte yana geçeğimizin endişesi de yavaştan hissetiriyor kendini; Mount Doom yollarında ilerleyen Frodo Baggins gibiyiz. Perişan halde kendimizi zirveye sağ salim attıktan sonra montumuzu, yağmurluğumuzu, kollu ne varsa yanımızda giymeye koyuluyoruz. Sis o kadar yoğun ki garip bir şekilde yağmur etkisi yapıyor. Ve tabii zirve de bir miktar esiyor. Taşlar birden dağın öteki cephesinde çimlere bırakıyor yine yerini. Burada yine kısa bir abur cubur ve soluklanma molası aldıktan sonra çamurlu bir patika tutturup yürüyüşe devam.

Sonra birden kendimizi şu manolyamsı bitkinin içinde buluyoruz. İşte turun “survivor” tadı bu noktadan itibaren başlıyor. Belimizin yüksekliğine gelebilen bu odunsu ve sisten iyice kayganlaşmış bitki denizinde yüzüyoruz resmen; kayıyoruz, düşüyoruz, kalkıyoruz, meyil olduğundan ayakta durmak zor, o sebepten tutabildiğimniz kadar tutunuyoruz bu otlara aynı zamanda. Sonra bir ara Osman da kayboluyor gözümüzün önünden. Bir grup çoktan kopmuş gitmiş önden. Bir grup da biz kalıyoruz geride. Bağırıyoruz ses gitmiyor, dinliyoruz ses gelmiyor. Telefonla ulaşmayı deniyoruz; telefon çekmiyor. Herkeste bir gerginlik. Otlardan kurtulmanın imkanı yok; nereye ilerlemek lazım onu da bilmeden, bizi aşağı doğru götürecek bir rota izliyoruz kendimizce.  Mücadeleye devam ederken Osman çıkageliyor; kendisi açıkça söylemese de sisten ötürü yolu kaybettiğimizi anlıyoruz. Gitmememiz gereken bir patikaya doğru yönelmişiz. Yürüyüş patikası çok aksi istikamette kalmış. Buradan devam ediyoruz.

İnanılmaz şekilde şu odunsu bitkilerden kurtuluyoruz. Fekat nemize gerek? Önümüze dik ve bu yoğun sisten sırılsıklam olmuş, kaymaya elverişli çimlik bir eğim çıkmasın mı? Bizler de artık yeterince ıslak, terli, çamurlu ve bitkin olunca “aşağı inelim de ne olursa olsun” modunda takıldığımızdan yere oturup kendimize en az zararı verecek bir yöntem keşfetmeye çalışa çalışa, son olacağını olduğumuz bu coğrafik zorluktan bir an önce kurtulmaya bakıyoruz. Ancak anlıyoruz ki o odunsu bitkiler bir şey değilmiş; gelen gideni aratır misali...Şu an hatırlamak bile istemediğimiz bir yarıktan Osman ve Ömer’in yardımı ile çamura oturup kaymak sureti ile küçük bir derenin oluşturduğu vadi tabanına iniyoruz çok şükür. Ama artık tur ahalisinden pek çok kişide olduğu gibi ne bacaklarım ne dizlerimde derman kalmış. Düze inince zorunlu bir mola veriyoruz ve öğlen yemeği niyetine çantamızdaki sandviçlerimizi yiyoruz. 

Artık “normal” bir patikadan inişe geçtik diye sevinirken başka bir rüya boyutuna geçiyoruz. Meğer ne kadar yüksekteymişiz biz. Birden ağaçlar, orman görmeye başladık. Çeşit çeşit çiçeklerin ve dev , fosfor yeşili eğreltiotlarının ( ben böyle güzel eğreltiotları görmedim) süslediği vadinin dibinden sesinin gürül gürül geldiği bir nehir küçük çağlayanlar oluşturarak akmakta. Yarı dumanlı başını göremediğimiz zirveden artık uzaklaşıyoruz gitgide. Uzaktan gördüğümüz ormanın içine girmek üzereyiz. Çok yorucu bir gün ama her gördüğümüz güzellik tesadüf ettiğimiz bir define sandığı gibi heyecanlandırıyor bizi. Her koşulda fotoğraf çekmeye çalışıyoruz. Artık çamura batmış üst-baş ve ayaklarımızdan çekinecek bir şeyimiz yok; yolumuza çıkan küçük çağlayanların oluşturduğu derelerin içine basmaktan imtina etmiyoruz.  Kaçındığın zaman esas tehlike; mazallah uçuverirsin aşağı. O vakte kadar yaşadıklarımızdan çok şükür başımıza bir iş gelmedi, artık bundan sonra da gelmesin diyerek devam etmekteyiz yola. Çok yorgunuz ama gecikiriz ve karanlığa kalırız endişesi ile soluklanma amaçlı çok az duraklamalar ile hareketteyiz sürekli.

Şiddetli yağışlardan olsa gerek yuvarlanmış kayaların olduğu bir yerlere ulaşıyoruz ormanın içinde. Hoplaya atlaya inerken bir bakıyoruz karşımızda Fiko ve bundan sonraki konaklamamızı yapacağımız pansiyonun sahibi/ işletmecisi Kenan. Saat 18:20’de minibüsümüze biniyoruz. 7 buçuk saat yürüyüşten sonra minibüs ve minibüs ile de 20 dakika yol. Efeler Köyü’nde Bumbula Pansiyondayız. Bumbula Gürcüce kabarık, tüylü hayvan demekmiş. Türkçe’de bir karşılığı var mı bilmiyorum ama İngilizce “fluffy” kelimesi kafamda ampül gibi yanıyor “bumbula”nın ne anlama geldiğini duyduğumda. Kapıda bizi kırık ön bacağı yanlış kaynamış, evin misafirperverköpeği Garip karşılıyor. Her gelene “sev beni” töreni yapıyor adetaJ

Osman’ın daha minibüsteyken söylediği gibi odalara yerleştirilir yerleştirilmez çamura batmış kıyafetlerimizi Allah razı olsun evin hanımları makineye atıyorlar, en azından şu kaba çamuru akıtmak için. Bugün tam hamamlığız ya, artık bir önceki ortak kullanım pansiyondan sonra insanın aklına ne hamam geliyor, ne başka bir şey.   Herkes kendi odasına geçiyor ve yemeğe kadar kendine gelmeye çalışıyor.

Çok sempatik bir pansiyon burası. Yine, o bölgede olduğu üzere doğa ile uyumlu, birbirine geçme ahşaptan yapılma. Esas eve ilave olarak yapılmış, bir geçişle bağlanıyor. 2 kattan oluşuyor. Enfes bir balkonu var cumba gibi, komşusu orman...ilaç gibi...Bu balkondan bakıldığında görülmese de gürül gürül sesi gelen, balık bile avlanılabilen bir dere var.

Akşam yemeğinde miyanesiz mercimek çorbası, o bölgeye özgü mantı, kişnişli salata, şerbetli taze kesme erişte ( bir nevi şehriye). Yorgunuz, açız ama yemek de güzelJ

Fit olmayan bedenler, kaslar berbat, bakalım nasıl uyuyacağız.