11-12 Ağustos 2004,

Çarşamba & Perşembe

Letoon- Xanthos- Ölüdeniz

Ana Sayfa

Antik Likya Birliği

Çıralı

Phaselis, Chimera (Yanartaş), Olympos, Adrasan

Demre, Üçağız Köyü

Kekova, Simena (Kaleköy)

Kaş

Kaş (Phellos, Antiphellos)- Kalkan-Patara

Letoon- Xanthos- Ölüdeniz

 

Kalkan'da, sabah erken bir saatte kahvaltımızı ederek ayrıldık. Son durağımız 2 gece konaklamayı düşündüğümüz Ölüdeniz olacak. Yolumuzun üzerinde uğramadan edemeyeceğimiz  Letoon ve Xanthos var.

Letoon Likya bölgesinin en önemli din merkeziymiş. Pek çok kalıntı halen görülebilmekte ancak sular altında. Bir batak arazi üzerinde. Leto'nun, Leto'nun ikiz çocukları Artemis'in ve Apollon'un tapınakları en korunmuş halde kalanlar. tabii bir de antik tiyatro ayakta kalmış.

 

Xanthos da tarihi M.Ö. 8.yylara dek dayanan tarihi ile Likya eyaletinin en büyük şehriymiş. En büyük özelliği içinden Xanthos Çayı'nın geçmesi. Xanthos'un bir başka özelliği de Pers istilasına karşı dirençleri tükenince önce kadın ve çocuklarını öldürüp sonra tüm şehri ateşe vererek intihar etmeleri. Daha sonra sağ kalan aileler yeniden kurmuşlar şehri. Xanthos çok geniş bir alana yayılmış ve geç dönemlere kadar uzanan bir tarihi var. Bu bölgede de Likya tipi mezarlar, bir aile mezarı olan Harpy Monument, bir Roma antik tiyatrosu var. Benim en çok ilgimi çeken de Bergama'da Asklepion'da da görmüş olduğum pişmiş topraktan yapılmış altyapı kanalizasyon sistemi oldu.

Yine rezervasyon yaptırmadan gezmek suretiyle Ölüdeniz'de otel bulmaya çalışıyoruz. Bu sefer nedense şansımız ters döndü ve onca otelin arasında oda bulmakta hayli zorlandık. Nihayet Belcehan Hotel'de bir oda bulduk. Hani günümüzün sadece yatmak ile ilgili kısmını odada geçirdiğimizden çok fazla detay aramayarak bu odayı tuttuk. Sonra da hemen denize koştuk.

Koştuk demek pek uymadı aslında. "Ölüdeniz"e bu sıcakta yürümemek için (içeri doğru bayağı uzayan bir sahilmiş meğer, ve bizim otelimizde biraz içeride kalıyor) araba ile gidelim dedik. O da ne! Uzun bir araç kuyruğu otoparka girmek için sıra bekliyor.Biraz pişmanlık duyarak sıra bize gelince parkta yer aramak üzere dolaşmaya başladık. Neyseki çıkışa doğru bir yer bulduk.

Beldenin Ölüdeniz diye adlandırılan kısmı durgun bir suymuş, gölet misali. Ama benim içime sinmedi; hem haddinden fazla kalabalıktı (tanımadığınız insanlar ailenizmiş gibi yakınınızda uzanmak zorunda kalıyor), hem de su bataklık gibi bir his uyandırdı.

Yarımadanın uzun sahili çok daha rahat ve denizi daha hareketli. Ölüdeniz'in "ölüdeniz" kısmı posterlerinde daha albenili görünüyordu bence.

Buradaki 2. günümüzde de daha merkez tarafında denize girmeyi tercih ettik. Aynı kıpırtı burada da vardı, üstelik çok daha rahat bir mekan sunuyordu. İçiçe geçmiş şezlonglar yoktu. Öğlen yemeği için seçeneklerimiz hem yakındı hem de lezzetli ve daha uygundu. Gerçi deniz öğleden sonra biraz kirlendi ama yeterince yüzebilmiştik.

Ölüdeniz, aslında 2003 yazında da ziyaret ettiğimiz ancak ne yazık ki konaklayamadığımız bir beldeydi. Kısmet 2004'eymiş. Gitmezseniz olmaz türü bir deniz sözkonusu değil. Ama yerleşim tarzı ve düzeni çok hoş. Piyasası güzel. Ancak tüm restoranlar buraya akın akın gelen İngilizler'in damak tadına göre. Hoş 2 metre uzunluğunda menülerde illa ki kendinize uyacak bir şeyler bulabiliyorsunuz. Neyse ki kaldığımız Belcehan Otel'de yemekler gayet Türk işi idi. Buna memnun olmuştuk