02 Ağustos 2004, Pazartesi  

Phaselis, Chimera ( Yanartaş), Olympos, Adrasan

 

Ana Sayfa

Antik Likya Birliği

Çıralı

Phaselis, Chimera (Yanartaş), Olympos, Adrasan

Demre, Üçağız Köyü

Kekova, Simena (Kaleköy)

Kaş

Kaş (Phellos, Antiphellos)- Kalkan-Patara

Letoon- Xanthos- Ölüdeniz

Bugün Çıralı'dan ayrılmanın hüznü, yeni yerler görecek olmanın heyecanı ile tekrar yola çıkıyoruz. İlk olarak, listemize eklemeye yolda karar verdiğimiz, Phaselis'i görmeye gidiyoruz. Kemer istikametinde yaklaşık yarım saat ilerleyerek varıyoruz Phaselis sapağına.

Phaselis, kendisini,  usanmadan öten cırcır böceklerinin hipnoz etkisi yaratan müziğine teslim etmiş çam ağaçlarının gölgesi altında bir milli park içerisinde. Bir süre çam ormanının içinde yol alarak geliyorsunuz kente. Gelir gelmez sizi görkem ile karşılayan bir su kemeri var. Böyle yapıların yıllara meydan okurcasına karşıma dikilmesi ister istemez hayranlık uyandırıyor.

Phaselis, vakti zamanında bir liman şehriymiş (M.Ö. 5.-4 yüzyıllar). Zaten konumu dolayısı ile olabileceği en iyi şey liman şehri olmak zaten; üç tarafı deniz ile çevrili, dolayısı ile küçük koyları olan gayet akıllı düşünülmüş bir şehir. Ticaret limanı olduğu gibi bir de askeri bir limanı  varmış. Büyük İskender'in gelip de hayran olmasına şaşmamak gerek.

Her antik liman kentinde olduğu gibi, zamanında kenarları boyunca dimdik duran sütunları olduğu belli olan bir de ana caddesi (Liman yolu)  var. Bu ana cadde üzerinde kentin pek çok hamamı ve tiyatrosu var. Yolun bir ucu limanlarından birine varıyor. O uçta, yolun bittiği yerde, ziyareti sebebi ile İmparator Hadrian'a adanmış bir kapı var. 

Phaselis turistin bol olduğu Kemer'e yakın olduğundan tekneler ile pek çok turist getiriliyor buraya. Kimisi denize giriyor, kimisi de antik kenti geziyor. Kimisi girişin ücretli olduğunu duyunca kıyıya yanaşmış teknesi ile gişe arasında öööylece bekliyor.

Ve biz yavaş yavaş geri dönüp yola devam ediyoruz.

Durağımız Yanartaş; antik adı ile Chimera. Burası da milli park sınırları içinde. Dolayısı ile bilet ile girilebiliyor. Arabamızı park ettikten sonra bileti kesen görevli bir uyarıda bulunuyor:" Yukarıya tırmanış 1 km. Yanınıza su almak istersiniz belki; bazı konuklar 'neden uyarmadınız' diyor, biz de artık uyarıyoruz." Biz galiba biraz cengaverlik yaparak bir şey almadan yürümeye başladık. Git git bitmez bir dağ tırmanışı oldu adeta. Çıktıkça başımızı yukarı kaldırıyoruz, dağın zirvesi görünmüyor. Kah nereye kadar süreceğini merak ederek kah arada sırada öğlen üzeri 11 sıcağında soluklanmak üzere duraklayarak ilerledik. Nihayet, bizi antik Yunan  dilinde, yarı beline kadar gömülmüş bir yazılı taş karşıladı. Hemen arkasında,  tüm zemini çepeçevre kaplamış bir kaya yüzey. İşte bu yüzey üzerinde ocak misali bazı deliklerden sızan gaz alev halinde yeryüzüne çıkıyor. Üstelik de bizim burada bulunduğumuz saat itibariyle öğlen sıcağında ! Chimera'ya öğlen vakti gelmenin pek anlamı olmadığını ifade etmek istiyorum. Hem hava haddinden fazla sıcak, hem de gün ışığı altında alevler net olarak görünemiyor ve görüntülenemiyor. Akşamın ferahlık veren havasında gelmek daha avantajlı, ancak, akşam gidecekseniz , yanınızda mutlaka etrafı iyi aydınlatan bir fener olmalı, zira ormanın içinden tırmanıyorsunuz.

Gelelim Chimera efsanesine. Aslında birbirine benzer hikayeler var. Ancak kahraman her hikayede aynı. Chimera'nın yani Yanartaş'ın hikayesi için üstteki resme tıklayınız

 

Evet, öğlen sıcağından bir an önce kurtulmak için nefes nefese de kalsanız 20 dakikada tırmanıyorsunuz bu engebeli yolu. Dağ , tepe ama kayadan oluşmuş doğal bir ızgara ! etrafına neden bir yerleşim kurulmasın ki?

Bu tırmanış boyunca çöp olayını hala aşamadığımız farkediyoruz. Pet şişeler, poşetler, teneke kutular, cam bira şişeleri ve sigara izmaritleri etrafa atılmış. Akdeniz sıcağında ve ormanında en sakıncalısının sigara izmaritleri ile cam şişeler olduğunu bugün artık ilkokul çocukları bile biliyor. Parlamak içinen ufak kıvılcımı bekleyen kuru dal ve dökülmüş çam iğneleri bu anlamda oldukça tehlike yaratıyor.

Yukarıdan indiğimizde dilimiz damağımız kurumuştu. Hemen ayran, su ve taze sıkılmış portakal sularına saldırdık.

Yanartaş efsanesinden sonra istikametimiz Adrasan, ancak önce yolumuzun üzerinde kalacak olan Olympos'a uğrayacağız. Olympos aslında 2 gecemizi geçirdiğimiz Çıralı'ya sahil boyundan çok yakınmış (Çıralı'dan doğuya doğru). Yani yürüme mesafesi. Sabah erkenden bir kumsal yürüyüşü ile hemen Olympos'a geçebilirsiniz. Ancak biz biraz tembellik edip böyle bir imkan olduğunu da geç öğrendiğimizden araba ile uğradık. Bunu önceden bilseydik, yürüyerek gidip bir günü de burada yüzerek geçirebilirmişiz.

Olympos da antik kent olmanın dışında, deniz ve güneş turizmi için gelen ve daha hesaplı, biraz da alternatif turizm imkanı arayan yerli ve yabancı turiste konaklama imkanı da sunuyor. Ancak tabiatı gereği pansiyonlar (otel yok) ile sahil arasında mesafe oldukça uzun olabiliyor- tabii ki pansiyonun konumuna göre. Ancak bazı pansiyonların kentin girişine kadar mekik servisleri var.

Ağaçların gölgesi altında, harabelerin arasından, dağdan inen buz gibi suların içinden yürüyerek geçmek Antalya sıcağını biraz olsun hafifletiyor. Olympos çok ilginç bir koy olmuş. Bembeyaz taşlar, bir yanda Akçay Deresi'nin buz gibi suyu, hemen yanında karıştığı deniz . İkisini de cömertçe sunuyor insanlara. Ne var ki şemsiye yok. Kayaların oyuk ve gölgesinde serin bir yer bulmaya çalışıyor insanlar.

 

Olympos ile Adrasan da birbirine çok yakın. Sadece bir sapak ile ayrılıyorlar denilebilir. Akdeniz'in girintili çıkıntılı koyarında komşu oldukları da söylenebilir. Yine ilk iş Adrasan'da kalacak bir otel bulmak. Elimizdeki listede bir kaç  otel adı var. Ancak yüksek sezon olmasından olacak zor yer bulduk. Benim "daha şirin olsun" inadım olmasaydı o akşamı geçireceğimiz daha hoş ve ferah bir odamız olabilirdi. Adrasan için de sakin, kendi halinde bir belde diye söylendiğini duymuştuk. Bodrum ile kıyaslanamasa da kendince bir hareketliliği var. Tesislerin lüks bir tarafı yok. Çam ağaçları ile çevrili bir koy. Adrasan'a girince ilk otel,  tabelası sol taraftaki yolu işaret eden Hotel Edrassa. Düz devam ederseniz plaj önündeki diğer, yoğun yapılaşmanın olduğu, pansiyon/otellerin yan yana diziidiği merkeze varıyorsunuz. Adrasan'da nüfusuna paralel oranda seracılık var. Bir de özgün olarak keçiboynuzu ağaçları yetişiyor. Sahil kumsal ama rada çakıllar var. Denizin kara ile kesiştiği, dalgaların kıyıya vurduğu çizgi iri taşlar ile kaplı.

Adrasan'da kaldığımız otelin mutfağına komşu, hücre gibi odadan ötürü ve de genel izlenim itibariyle burada 1 geceden fazla kalmak istemedik.