11/08/2003  Pazartesi 

3. gün

 

  

 BERGAMA


Ana Sayfa

Dikili

Bergama & Sarımsaklı

Sarımsaklı II & Şeytan Sofrası

Altınoluk

Assos & Polymedium (Sokakağzı Sahili)

Bozcaada (Tenedos)

Truva & Çanakkale & Gelibolu


Sabah kahvaltının ardından otelden ayrılıp Bergama’nın yolunu tutuyoruz. Yine öğlen sıcağı ama bu bizi Bergama’yı ve Asklepion’u gezmekten alıkoyamıyor.

Alışılageldiği üzere bu antik kent de yüksek tepeye kurulmuş. Diğer antik şehirlerimiz gibi kalıntılar yurtdışındaki müzelerde sergileniyor. Bu yörenin buluntuları da Berlin Müzesi’ndeymiş.

Gezi rehberimiz pek çok eksikleri ile internetten derlediğimiz dokümanlardan oluşuyor. Elimizde notlar bir yandan gezip bir yandan okurken öğreniyoruz ki adamlar milattan önceleri bile deprem hesapları yaparak devler gibi sütunlu mimari eserleri ne tip önlemler ile sağlam tutmayı başarabileceklerini ölçmüş ve uygulamışlar. İnsan bugünkü durumdan utanıyor. Ama ders alan kim? Gelelim geziye.

Bergama, yani asıl adı ile " Pergamon " kale, burç, hisar, kapalı yer anlamını taşımaktadır. Bu adı yüksek bir tepeye konuşlanıp akropolü yüksek kale ve surlarla çevirmiş olmalarından vermiş olmalılar. Tüm Ege kıyıları boyunca  gözlemlediğimiz gibi burada da vaktinde tüm yapıların sanat eseri statüsünde inşa edilmiş olduğunu görebiliyoruz. Zaten antik şehrin yönetimi babadan oğula, hatta nesilden nesile geçtikçe imar konusuna daha da önem verilmiş. Genelde bu antik şehirlerin başına gelen en kötü şey Roman ya da Helen yönetiminden  sonra Türklerin eline geçmek olmuş. Ama internette bir sitede okuduğum kadarı ile Pergamon’un başına gelen en kötü şey 200.000 rulo kitabın Antonius tarafından Kleopatra'ya hediye edilmesi ve daha sonra yanan İskenderiye Kütüphanesi’nde yokolması olmuş. Kitap demişken Bergamalılar,  tarihte Parşomen'i ilk bulan insanlarmış.

Bergama da Türkiye’nin Ege bölgesinde kalan diğer antik yerleşimlerde olduğu gibi 18.yy sonunda Almanlar tarafından incelenmiş ve ortaya çıkartılmıştır. Ve bunun doğal bir neticesi olarak, Athena Heykeli, tapınağının kapısı, Zeus Altarı gibi kalıntıların en göze çarpanları, Berlin Müzesinde sergilenmekte.

Kentte en dikkat çekici bölüm, bence,Tanrılaştırılan Roma İmparatoru Trajan (Trayan) için yapılmış tapınak ile hemen alt tarafında, günümüz Bergama’sını tepeden seyreden, “Ege’nin en dik tiyatrosu” ünvanlı 16.000 kişilik tiyatro.  Trajan öldükten sonra yerine geçen Hadrian tapınağın inşaatını bitirmiş. Bu yüzden tapınağın bir cephesine ikisinin de başlarının kabartma heykelleri var.   “Tapınak tonoz ve desteklerin oluşturduğu yapay alanda 60x70 metre boyutlarında 6x9 sütunlu Korint Üslup'lu olarak inşaa edilmiştir. 18 metre yüksekliğindedir.”

Pergamon Tiyatrosu

Trajan Tapınağı

Ve Asklepion....İnsan buralara gitmeden sanki hepsi bir yerdeymiş gibi geliyor. Ama hiç de öyle değil. Birisi taa zirvede, diğeri ovada. Oldukça yayılmış bir yerleşim.

Asklepios Apollonun oğullarından olup sağlık ve hekimlik tanrısı olarak biliniyormuş. Asklepion diye adlandırılan bu yerleşim de aslında bir tedavi kompleksi olarak algılanabilir. Çok katlı bir hastane değil de düzayak yayılmış bir kompleks. Tapınağından, tiyatro ve kütüphanesine, her ihtiyacı karşılayan, tedavi yöntemleri arasında şifalı su, çamur kürü olan, spor ve okuma imkanları bulunan bir merkez. 

Gerek Pergamon gerekse Asklepion’da görmeyi umduğumuz detayları Bergama Müzesi’nde buluruz ümidiyle müzeye gidelim dedik, ama maalesef yüksek sezonda, turistin bol olduğu bir dönemde tatildi. Ama biz yine de bir şeyler öğrendik hakkında. Bugün vücudu olan bina bile 1930’lu yıllarda Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün katkıları ile yapılmış. 

“Müzenin dış bahçesinde mimari mezar stilleri ve lahitler sergilenmektedir.İç bahçesinde ise,kronolojik sıraya göre mimari parçalar (Arşitrav,sütun ve sütun başlıkları ) alçak kabartmalar,kolosal heykeller,taş yazıtlar sergilenmektedir.
I. Arkeoloji Salonu : Tunç Çağı seramikleri(yortan),arkaik,klasik (pitane seramikleri),Hellenistik,Roma,Bizans (Bergama,greneum,myrine seramikleri) mermer heykelcikler ve sikkeler sergilenmektedir.
II.Arkeoloji Salonu : Roma devri cam eşyalar,seramik eserler,portreler ve meduzalı taban mozaiğinin yanısıra mimari süsleme eserler bulunmaktadır.
Etnografya Salonu : 18.yy. ile 20 yy. dokuma tezgahları ve malzemelerinin yanısıra yöresel halk kültürünün belirgin örnekleri de sergilenmektedir.Müzede toplam 10 bin 516 eser bulunmaktadır.Bunlardan 5 bin 350 adedi arkeolojik,1936 adedi etnografik ve 3201 adedi de sikkelerdir.24 adet şer-i mahkeme sicilleri ile 5 adet de mühür bulunkatadır.Arkeolojik eserler Tunç Çağı,Arkaik, Klasik,Hellenistik,Roma ve Bizans çağlarına aittir.Etnografik eserler Osmanlı Devletleri'ne ve Bergama yöresine ait malzemelerden oluşmaktadır.
Müzedeki diğer eserler şunlardır ;
Zeus Tanrı Başı,Nike,Pt.Dinos,Kantouras,Antisthenes Büstü,Erkek ve Kadın Portre Başları vb.Bergama Müzesi'ni 1989 yılı içinde 60 bin 421 yerli,372 bin 6421 yabancı turist olmak üzere toplam 433 bin 062 turist ziyaret etmiştir.İzmir ve ilçelerinde bulunan müzeler sırasında Efes Müzesi'nden sonra en çok ilgi çeken yabancı turist akımına uğrayan müzelerimiz arasında Bergama Müzesi sayılmaktadır.”

SARIMSAKLI

Bergama ve Asklepion gezilerinin ve öğlen yemeğimizin ardından konaklama için Sarımsaklı’ya gidiyoruz. Bahadır Sarımsaklı’yı 15 sene önce bıraktığı gibi bulamadı, ama şaşırmadık tabii. Her yer yazlık, motel ve pansiyon. Hem Badavut istiklametine hem de Sarımsaklı istikametine, iki tarafa birden yayılmış. Sarımsaklı, Badavut plajı ile neredeyse birleşmiş. İnanılmaz kalabalık. Gezmemizin asıl sebebi otel bulmak ve tabii ikincil olarak da keşif.

Bahadır’ın aklında eskilerden iki otelin adı var. İlk saptığımız yol tarafı pek tanıdık gelmiyor Bahadır’a. Birkaç yere girip fiyat alıyoruz. Sonra diğer istikamete girince buralar Bahadır’a  daha aşina geliyor. Meğer ilk girdiğimiz taraf yeni Sarımsaklı imiş. Bilindik Sarımsaklı  tarafında Bahadır’ın eskilerden hatırladığı otelleri görüyoruz ama kendisi bir hayli şaşkın.

Kıyı tarafında olduğu gibi yol tarafında da yapılaşma alabildiğine. 1,5-2 aylık bir sezon için. Her bütçe için de otel var. Bu tarafta da iğne atsan yere düşmez. O civarda Grand Milano Hotel’e yerleşiyoruz. (OK Double 70.000.000)

Buranın özelliği Sarımsaklı plajı. Dünyanın sayılı plajlarındanmış, hiç havuza girilir mi!....

Sarımsaklı’da bol bol Yugoslav turist var. Sanki hepsi birbirini tanıyor ve evinde konuşuyorcasına bir rahatlıkla yüksek sesle birbirleri ile konuşuyorlar. Sustukları bir an bile yok. Gece bile ....Hele hele ilk kaldığımız gece... O gün Bergama’nın yorgunluğu üzerimizde erkenden yatıyoruz. Saat 22:30’da bir feryat figan kopuyor, ne olduğunu bir türlü anlamıyoruz. Kattaki bütün odalar sanki olaya dahil.Saat 23:00 olup da gürültü bir türlü bitmeyince resepsiyonu arayıp müdahale etmelerini istiyoruz. Ertesi gün de birsinin zehirlendiğini öğreniyoruz. Tam bir saat millet odasının önünde olayın polemiğini yaptı. Ha, bir de asansörün bitmek bilmez gürültüsü vardı.

Fakat deniz mükemmeldi. Ben bu seneye kadar sıcak deniz sevdiğimi sanırdım. Ama batı Ege ile tanışınca sanıyorum kararım değişti. Karşı koyamayacağım bir kombinasyon sağlıyor: deniz ve ince kum. Su soğuk,  ama şifa mı şifa. İnsan girip de bir alışınca sudan çıkası gelmiyor.

Gündüz kalabalık olur da gece o kalabalık uyur mu? Bizim gözümüzden uyku akıyor ve ancak yemek yiyebileceğiz; millet Bodrum’da gibi alem yapıyor. Bangır bangır müzik. Her mekanın müziği birbirine giriyor. Her yazlık yer gibi burada da gecelerin vazgeçilmezi bir piyasa olayı var. Bunun  parçaları olarak da cafe, bar, restoran alabildiğine tabii. Kimi cafe-bar- restoran özel menüler yapmış ve fiyatlandırmış, kimi de canlı müzik ile müşteri kapma yarışında. Tüm bunlar iyi güzel de hepsi bir araya gelince had safhada gürültü oluyor ve gecenin oldukça uzun saatlerine kadar sürüyor. Yazlık evler/apartmanlar ve oteller, pansiyonlar yanyana. Yazlık ev sahiplerine sabırlar diledik. Zira bizi o gürültüde uyku tutmadı.

Burada cafelerin ilginç bir özelliği var. Ağız birliği yapmışçasına gece olunca “çay yok” diyorlar. Türk nüfus var ve çay yok! En sade içecek Nescafe ve meşrubat sınıfı içecekler.