07.11.2009

Girne’deyiz....

Ortaçağ’ın geri kalan iki kalesi...Masalsı diyarların hikayesi ;-) 

 

Ana sayfa

 

Giriş
 

Gazi Mağusa

Kapalı Maraş

Salamis

St. Barnabas

 

 

Karpaz Yarimadasi:

Kantara Kalesi,

Dipkarpaz, Iskele, Boğaz

 

Girne:

Buffavento, St. Hillarion, Bellapais ve Girne Kalesi

 

 

Vouni, Soli, Lefkoşa


Anımsanacaklar, Fikir vereek detaylar, vs.

 

Kahvaltımızı almak üzere Lemar’a damlıyoruz. Market henüz açılmış. Sabah yürüyüşünü yapıp, gazetesini ve ekmeğini almak üzere markete giren bir iki İngiliz hariç biz varız. Sandviçlerin hazırlandığı kısma geçiyoruz; büfe kısmı. Kızcağız mutfağı ve malzemeleri henüz hazırlıyor. Hemen siparişimizi veriyoruz.   Bir tam beyaz ekmek uzunluğunda ve yarısı inceliğinde nefis susamlı bir baget içine beyaz peynir+tuzsuz hellim+ domates+ salatalık. Enfes bir kombo. Meyve sularımızı ve muzumuzu da alıp yola koyuluyoruz. Ben arabada yapıyorum kahvaltımı. Bahadır indiğimizde uygun bir fırsat kollayacak.

Bugün program olabileceği en yoğun halinde! Buffavento, St. Hillarion, Bellapais ve Girne Kalesi. İmkansız quartet!  Bahadır aslında Buffavento konusuna çok sıcak bakmadı. Ancak biliyordu ki ben bu kale triosunu trio olarak tamamlamazsam içimde kalacak.

Yolların halini gördükten sonra Buffavento’ya Lefkoşa’dan gidiyoruz. Burada benim yanlış yönlendirmem sonucu Güngör ve Yukarı Taşkent köylerinden geçince yolu çok dar ve taşocağı kamyonları olan bir rotadan geçtik. Oysa ana yoldan sapınca Dikmen istikametine giderken Taşkent/Buffavento sapağından girmek gerekiyordu (Dönüşü buradan yapınca boşu boşuna zor bir yoldan geldiğimizi görmüş olduk). 

Ancak bu yolu kullanarak, Girne-Lefkoşa arasındaki yoldan geçerken uzaktan gördüğümüz Girne Dağları’nın eteklerinde taşlarla yapılmış dev KKTC ve Türk bayraklarının dibinden geçiyoruz. Bu bayraklar, şu an Rum sınırları içinde Limasol ve Larnaka arasındaki Tochni adlı köyden göç eden Kıbrıs Türkleri tarafından 1960’ta EOKA tarafından öldürülen Türkler’in anısına yapılmış.

Velhasıl, işte bu rotada zor bir yolculuktan sonra arabayı yolun vardığı ve bittiği küçücük boş alana, tek başına duran büyük zeytin ağacının yakınına bırakıyoruz. Saat 10:00. Bu arada bilet gişesi yok o alanda. Belki yukarıdadır diyoruz.

Buffavento, internette araştırırsanız göreceksiniz, delice bir performans gerektiren bir tırmanış istiyor. Yaya olarak 30 dakika ile 45 dakika arası dik bir tırmanış gerektirdiği yazar. Tabii tırmanış bununla bitmiyor. Kale kendi içinde kat kat yükseliyor olduğu için onun da yorgunluğunu ekleyin. Zor bir plan olduğundan bugüne başka bir şey koyulmamasını öneriyorlar.

 

Ancak biz bugün buna benzer üç yer daha göreceğimizden , hepsi de 16:00 gibi kapandığından neredeyse koşarak çıkmak zorunda kaldık. Ben kendi adıma söylüyorum, limitlerimin üzerinde performans sergileyerek o tırmanışı 20 dakikada tamamlamış olduğumuza inanamıyorum. Bacaktan vazgeçtim, kalender onlar. Bir de ciğerlerime sorun. Çıktıkça kafayı tepeye çevirip bakıyoruz, yarı yola geldiğimizi sanıyoruz, kale orada ama biz bir türlü ulaşamıyoruz ona.

 

10:20’de nefes nefese varmışız. Düşünmeden edemiyor insan, ben buraya eli boş halde bunca zorlukla çıkmışım, adam yüzyıllar önce buraya taş yüklenip çıkmış.  Neyse ki sonunda, hala ayakta duran kemerli bir giriş bizi karşılıyor. Hani bizim Selçuklu döneminden kalan hanların girişleri gibi. Öyle bir holden girip yine taştan yapılma basamakları çıkıyor ve ilk kata giriyoruz. Şömineli, balkonlu falan bir oda  çıkıyor karşımıza. Şu son yılların Fransız balkonlarından. Kiler gibi bir izlenim de bıraktı. Bu taraftan Lefkoşa’yı gözetiyor. Ciğerlerim ve bacaklarım, manzara için yorgunluğa değdiği konusunda hem fikir.

Balkon tarafından Girne Dağ sırasının deve hörgücünü andıran sırtında olduğumuzu görmek başımı döndürdü. Tırmanışta da zaman zaman başımın döndüğünü itiraf etmeliyim. Şöyle yüzümüzden ateşler fışkırır ve biz kendimize gelmeye çalışırken arka planda, yukarıdan bir yerlerden gülüşme sesleri geliyor.

Bir bakıyorum, kalenin zirvesi diyebileceğimiz bir odada yere oturmuş, ayaklarını sallandıran iki tip. Bir sarı kafa, belli ki yabancılar. Aynı deneyimi yaşadıklarından olsa gerek halimize acıyorlar sanırım. Uzaktan selamlaşıyoruzJ

Bu arada kalenin yukarı doğru dik basamaklarla hala çıkmakta olduğunu farkediyorumJ Neyse farklı yönlere bakan farklı odaları gezmeye koyuluyorum. Bir miktar daha basamakla daha ferah, bol ve yüksek pencereli br kata geliyorum. Dış duvarları ve çatısı tamamen yok olmuş ancak iç yan duvarları tamamen ayakta; ilginç bir görüntü. Yükseldikçe görüş açısı da genişliyor.  Bize yukarıdan gülen turistlerin yanındayız şimdi. Bir an için oraya çıkan tek çatlakların biz olduğumuzu düşündüğümü söylüyorum, gülüyorlar.

Yeni bir basamak serisi daha çıkarak (bir yerde 21 metre çıkıldığını okumuştum; artık takatımın kalmadığını anlıyorum) nihayet kalenin 940 mt ile 955 mt arası yüksekliğine çıkarak Kuzey Kıbrıs’ta başımın göğe erdiği ikinci ve ve en yüksek nokta olarak tarihe kaydediyorum. İşte bu yükseklikten kuzeyde Girne ve tüm sahilboyu, güneyde Lefkoşa burnumun dibinde, daha mesafeli de Gazi Mağusa görülebiliyor. Kuş olasım geldi.

Adı, çok rüzgarlı olmasından kaynaklı “şiddetli rüzgar alan, rüzgarla hırpalanmış” anlamına gelen Buffavento’dan geliyormuş. Tam olarak ne zaman yapıldığına ilişkin bilgi yok, ancak Bizanslılar’ın gözetleme kulesi olarak yaptıkları ve Lusinyanların kaleye çevirdiği biliniyor. Manzaranın güzelliğini zihnime kazımak için 4 köşeyi 4 dönüyorum.

Yarım saat bu kalede geçirdikten sonra dönüşe geçiyoruz. İnerken bir turist kafilesi ile karşılaştık. Başlarına gelecekten habersiz ilerliyorlardıJ Bir tanesi de çoktaaan vazgeçmiş geri dönüşe geçmişti bile. Aşağıya 20 dakikada inip çok oyalanmadan üçüncü ve en sevilen ortaçağ kalesine doğru ilerliyoruz. Bekle bizi St. Hilarion, here we come!

Yolu artık iyi bellediğinden eliyle çizmiş gibi buluyor Bahadır. St. Hillarion nispeten bulunması daha kolay bir yerde. Girne’nin hemen tepesinde dikiliyor denilebilir. Otoyoldan bir sapağı var üstelik.

Kale adını Arap akınları sırasında Kudüs’ten kaçarak Kıbrıs’a gelen ve hayatının sonuna dek dağda bir mağarada yaşayan bir rahipten alıyormuş. Yani inanılan hikaye bu. 10. Yüzyılda Bizans hisarı, kilisesi ve manastırı olan bu bölgeyi Lüsinyanlar kaleye dönüştürmüşler. Bizans dönemindeki hisara (tepesindeki “ikiz zirve”ye gönderme yapılarak) Yunan kökenli Didymos adı verilmişken Lüsinyanların Dieu d’Amour olarak isimlendirmesi iki şekilde yorumlanıyor; bir, didymos kelimesinden bozularak bu hale gelmesi; iki, kalenin Kıbrıs’ta doğmuş Afrodit’e ithaf edilmiş olması.

Kantara ve Buffavento Kalelerinin 7-10. Yüzyıllar arası Arap akınlarına karşı gözlem ve erken uyarı sistemi niteliğinde yapıldıklarından bahsetmiştim. Bu da o ortaçağ kalelerinin üçüncü ve son halkası. Ancak bir başka özelliği de Lüsinyan kraliyet mensuplarının burayı yazlık amaçlı kullanmaları. Burası da Venediklilerin adayı ele geçirmesi ile 15. Yüzyıl sonrlarına doğru artık kullanılmamaya başlıyor.

Bu kale ile ilgili hüzünlü bir hikaye anlatılıyor.  Antakya prensi  John ve ailesi Kıbrıs’a saldıran Cenevizlilerden skınmak için St. Hilarion Kalesi’nde yaşamaya başlar. Kendisine düşman olan Kraliçe Eleanor’un(kral da John’un ağabeyi I. Peter)  kışkırtmaları sonucu sadık korumalarının kendisine karşı planlar yaptığına inanır ve adamları, bugün St. John Kulesi olarak alandırılan kuleden tek tek uçurumdan atar. ( Bu paragrafa ilişkin bilgi müzenin broşüründen alınmıştır).

Gördüğümüz diğer iki kale oldukça yıkık bir halde, ancak bu kale çok güzel korunmuş. Hem bu yüzden hem de ulaşması kolay olduğundan daha çok ziyaretçisi var. Bu da diğerleri gibi kayaya oturtulmuş ama çok çok daha büyük.  Serhat’ın gezmemiz için biçtiği süre 90 dakika. Bakalım ne kadar sürede gezebileceğiz.

Kalenin çok etkileyici bir girişi var; mutlaka elden geçmiş olmalı. İnsan kendini bir baloya davet edilmiş gibi hissediyor.

Bir dağın tepesine, kayalara oturtularak yapıldığından diğer kalelerdeki gibi gittikçe yükselen bir platformda farklı katlardan oluşuyor; ancak bu katı asma katı olan katlar gibi düşünün, farklı yüksekliklere oturtulmuş ara katları olan ana katlar gibi:

1.Kat; kalede hizmet gören hizmetliler, askerler ve onların hayvanlarına ait ahırlar için yapılmış gündelik kullanım alanları

2.Kat; Bizans Kilisesi, kraliyet sarayı, mutfak, kiler, sarnıç, Girne kıyısı manzaralı kale komutanı odası, kışla ve enteresan tuvaletler

3.Kat; dev ağaçlar altında yepyeni bir tırmanışa sebat edenlere mükafat Girne’yi farklı taraflardan görebileceğiniz enfes kraliyet odalarını ve süslü kraliçe pencerelerini görme ayrıcalığı ve  kalenin 732 metre yükseklikteki zirvesine çıkmaktır. Bu katın özel sürprizi ise artık benim çapımda dağcılık denebilecek ve göze alamadığım St. John Burcu’na çıkmaktır. Ayrıca vaktiyle güzel olduğuna emin olduğum, bugün bile bir küçük koru içinde olan bahçecik içinde bir iki sarnıç var.

İnsan kendini nasıl hissediyor derseniz, tek kelime ile “majestic”. Bir royalty ağzının tadını böyle mi bilir! Olağanüstü güzellikte. Her ne kadar 700 mt’yi soluk almakta güçlenerek tırmandıysak da biz de krallara layık anlar yaşadık. Nitekim, Walt Disney’in Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler çizgifilmini yaparken bu kaleden ilham aldığı da her yerde yazıyor.  


Kraliyet Odasinda bir kral ve kralice

Bu kalenin tadını henüz tam sindirememişken Türkçe’de bilinen adı ile Beylerbeyi’ne, diğer bir deyişle Bellapais’e gidiyoruz. Girne’ye gelip Ozanköy ve Bellapais tabelalarını takip ederek 30 dakika içinde varıyoruz. Villalardan, villaların bahçelerinden ve sokakların temizlik ve bakımından anladığımız kadarı ile hayli seçkin ve de zengin bir muhitteyiz. Şimdiye dek gördüğümüz Kıbrıs’tan pek bir farklı.  Villalardan sıyrılınca Bellapais Manastırına ayrılan yol tek arabalık darlıkta bir yol. Kalabalık sezonlar için park sorunu da olabilir. Bir tanesi bu dar yol üzerinde, bir diğeri de manastırın hemen arkasında olmak üzere iki ücretli park var. Manastırın arkasındaki park kış sezonundan olsa gerek bizim gittiğimizde ücretsizdi.

 

Arabadan indikten sonra ilk gördüğünüz yer hafif meyilin ardından çıkıveren köy merkezi. Manastırın da bulunduğu bu meydan son derece sevimli, sıcak, insanı yakalayıveren bir merkez. Bir daire şeklinde olduğundan ve cafeler ve restaurantlar size hafif yüksekten baktığından olsa gerek sahne havası da var.  Bir yanda manastır, diğer yanda cafeler ve restoranlar. Etrafa serpiştirilmiş, dalında meyveleri ile narenciye ağaçları, palmiyelerin arasında bu şirin merkeze masalsı bir görsellik katıyor. Sihir gibi bir görüntü. Ya da ben yarım saat önce ardımda bıraktığım masalsı Hilarion’un etkisindeyim hala. Hani diyorum ki bu geziye son vermek için çok güzel bir durak olurdu burası....Demek istediğimi son gün sayfasını okuduktan sonra anlayacaksınız.. 

 

 

Gelelim manastıra...Şahane, bakımlı bir bahçe olanca kalabalığa rağmen, sizi, içeride bulacağınız sükunete hazırlıyor. Üzerinizdeki her yükü sıfırlamak için bahçenin kapısından manastırın kapısına gidene kadar vaktiniz var. Her zaman gördüğünüz mandalinalarla bile dalında iletişime geçiyorsunuz. Ve işte kapıdan girer girmez sanki yıllardır bu sakinlikte bir insanmışsınız ve eski bir dostu görmeye gelmişsiniz gibi ortamın keyfini çıkartmaya başlıyorsunuz. Bu his manastırın iç bahçesindeki servi ağaçları ile doruk yapıyor nedense. Belki bizim kültürümüzdeki servi çağrışımındandır.

 

 

Ilk taşları 13. Yüzyılda artık bildiğiniz üzere Kudüs’ten kaçan hıristiyan din adamları tarafından konulmuş bu manastırı yine bildiğiniz üzere Lüsinyanlar geliştirmiş ve büyütmüşler . Bugün çatısı olmayan, görkemli sütun, pencere ve kemerli yan duvarları günümüze kalmış Gotik yapının bu hale gelmesine 1570lerden itibaren katkımız olmuş.Bu konuda maalesef hiç iyi şeyler okumadım.   

 

Dar bir basamakla çıkılan çatı katı, Kıbrıs’taki her yükseltide olduğu gibi Girne’ye yakın ama bir o kadar uzak etkisi veren güzellikte manzara sunuyor. Bu, Girne’ye bu kadar yukarıdan son bakışımız. Belkide bunu bildiğimden Kuzey Kıbrıs’ın kesilmek bilmez rüzgarlarının vedası diyerek saçlarımı dağıtmasına ses etmiyorum bu sefer... Sağlam bir bakış atıyoruz, bir de kahvemiz olaydı elimizde....

       

Eskiden yemekhane olan ancak İngilizler’in kurşunlarından nasibini almış bölümü günümüzde bazı etkinlikler için kullanılıyor; içeride portatif bir sahne üzerinde örtülü bir piyano vardı. Buyemekhanenin kapısından çıktığınızda karşınıza enteresan bir amaç için kullanılmış, taştan bir yükselti üzerinde oymalı kakmalı mermer bir lahit çıkıyor. Rahipler bu lahti yemekhaneye girmeden ellerini yıkamak amacı ile kullanırlarmış.

Doğuya bakan tarafında şimdi duvarları ve rahiplerin şahsi eşyalarını koymak için kullandıkları duvara oyulmuş boşluklar dışında bir şey kalmayan bir yatakhane var. Tam alt katında, otoparka bakan tarafta, daha vahim bir durumda tamamen yıkılmış, üstü açık yönetim odaları kalmış. Mahzeni kapalı olduğu için giremedik.   

   

Bellapais adının Fransızca Abbaye de la Paix’den ( Abbey of Peace-Huzur Manastırı) geldiği ancak Venediklilerin bunu De la Pais ‘e sonra da Bellapais’e uyarladıklarıı öğreniyoruz.

Gezip acıkanlar için manastırın iç bahçesi içerisinde tam karşısında bir restaurant var; Kybele Restaurant. Biraz şık ve ağır ağır yemek yemek isteyenlere yönelik bir mekan. Oranın hakkını verebilmeli yani gidecekseniz. Ancak biz daha programa göre Girne Kalesi’ni de göreceğimizden kesinlikle en hızlı ne yiyebilirsek onuyemeliydik ve dışarıdaki seçeneklerden birini kullanmaya karar verdik; Huzur Ağaç.

Bu seyahat için internette araştırmalarımı yaparken Bellapais deyince mutlaka İngiliz yazar Lawrence Durrell’a rastlıyordum (1912-1990). Hiç okumamıştım. Meğer 1953-1956 yılları arasında Bellapais’te yaşamış. Burada yaşadığı dönemi roman tadında anlattığı “Bitter Lemons of Cyprus” adlı (Türkçe’ye Ülker İnce tarafından “Kıbrıs’ın Acı Limonları” adıyla olağanüstü başarılı bir şekilde çevrilmiş) bir kitap yazmış. Elbette bu olaya duyarsız kalamazdım. Bu kitaptan derhal edindim ve de pişman olmadım. Özellikle KKTC’ye gitmek isteyen herkese tavsiye ederim. Ancak bu kitaptan önce yazarın detaylı bir yaşam öyküsünü okumalısınız derim. Yazar bu kitapta köylülerin en sevdiği aktivite olarak saatlerce bir ağacın altında oturup zaman öldürdüklerini anlatır. Bu ağaçtan “tembellik ağacı” olarak bahseder (tree of idleness). Evinin inşaatını yaptırmak için gittiği Andreas Kallergis ona “Gölgesi insanların çalışma gücünü zayıflatır. Geleneksel olarak Bellapais’te yaşayanlar adanın en tembel insanı olarak tanınırlar” der. İşte bu ağaç köy meydanına sıkı bir popülarite kazandırmış. Bu meydandaki Huzur Ağaç Restaurant’tan içeri doğru devam ederseniz yokuş başında şu an özel mülk olan yazarın o zamanlar yaşamış olduğu evi de görebilirisiniz.

Bugünün son durağı Girne Kalesi... Aceleden ne Bellapaix köyünü gezebildik, ne meşhur limonatasından içebildik, ne de ünlü İngiliz yazar Lawrence Durrell’in (1912-1990) evini görebildik. Öte yandan pek her yerde rastlanmayan bir yorum ilave edeyim istedim: http://members.virtualtourist.com/m/p/m/1e12ce/

Saat 15:00 civarı Girne Kalesi’ne girebildik. Her şey ucu ucuna yetişiyor bugün. Şimdiye kadar planı uygulamakta başarılı olduk.

Kale Bizanslılar tarafından 7. Yüzyılda bir Roma hisarı üzerine inşa edilmiş ve Lüsinyanlar, sonrasında da Venedikliler tarafından büyütülmüş. İşte Osmanlının 1570’te aldığı kale bu. Ancak Lefkoşa ele geçirilince zorlama olmadan kale teslim edilmiş Osmanlı’ya.

   
 

Kale, içinde kocaman bir avlusu olan, vaktiyle geniş ve derin bir hendeğin üzerindeki darca bir köprü ile girilebilen bir yapı. O hendek 1400lerde amacına uygun olarak deniz suyu doluymuş tabii.  Kalede ufacık bir Bizans kilisesi (St. George-12.yy) var; azıcık da olsa bir köşesinde yer mozaikleri duruyor. Bizans Kilisesini geçtikten sonra gelinen kalenin içerideki kapısından girer girmez Kıbrıs’ın alınması sırasında şehit düşen Cezayirli Sadık Paşa’nın sandukası olduğu yazılı bir taş lahit var. Ortada öylece. İslam inancına biraz ters gibi geldi bana. Muhtemelen içi boştur. Bunlardan başka;

Venedik Kuleleri: Bunlardan birinde Manken Venedikli askerler bir top atışı yapmak üzereyken temsil ediliyor

Lüsinyan Kulesi; Bizans, İngiliz, Lüsinyan, Venedik ve Osmanlı askerlerinin kıyafetleri ve bayrakları sergileniyor.

Batık Gemi Müzesi; İçinde amforalar içinde taşıdığı bademlerin yaş tesbitinden anlaşıldığı üzere M.Ö. 288 yıllarına, ancak geminin gövdesinin (ağaç) yaşına bakıldığında M.Ö.389 yılına ait olduğu çıkmış. Buradan gemi battığında yeni bir gemi olmadığını çıkartmışlar. Ancak aradaki yıl farkı da ahşap bir gemi yaşı için biraz fazla gibi. Her neyse, en eski gemi batığı olduğu söyleniyor. Rodos’tan yola çıkıp Kıbrıs yakınlarına gelmeden önce Ege ve Akdeniz limanlarında ticaret yaptığı düşünülüyor.

   

Alt katta arkeoloji müzesi; Vyrisi Neolitik köy yerleşim yeri canlandırması , Kirni’de bulunan Tunç dönemine ait mezar canlandırması , Helenistik dönem mezar maketi.

Bizim kapanış saatine denk geldiği için göremediğimiz zindanlar var.

Kaleden ancak kapanış saatinde çıkabiliyoruz:16:45. Kale limanın yanı başında. Çıktığımız saat tam liman fotoğraflamak için uygun ışık verdi. 15 dakika liman çevresinde gezindik , dalgakıranda yürüdük. Son kalan yaz esintisini topladık üzerimize. Alacakaranlık çökmeye yakın kaleye karşı “To limana” adlı cafe- barda demir attık. Onlarcası var limanı çevreleyen...Kale ile gözgöze geldiğin yere oturuveriyorsun işte. Kalenin ışıkları yanmaya, karanlık çökmeye başlayınca, yerlisi yabancısı, insanlar yavaş yavaş limandaki mekanları doldurmaya başladı birer içecek yudumlamak ve günün muhteşem yorgunluğunu atmak için. Tıpkı bizim gibi... Işıklandırılmış kale karşımda en güzel mücevherlerini takmış, burnumda Akdeniz’in vedaları sevmeyen kokusu, aydınlık bir lacivert gökyüzü...Kasım’da Akdeniz’de olmak varmış....

Bu akşam yemeğimiz yorgunluktan helak olduğumuzdan en kestirme yoldan yenecek. Otel yolunun üzerinde, Lemar Market ile aynı parkı paylaşan Burger City’ye dalıyoruz. Logo falan çok tanıdık...Anlıyoruz ki Burger King’in KKTC zinciri....

Akşamdan hesabı kapatıp otel sahibi ile vedalaşıyoruz. Bavulu toplayacağız daha. Sabah erken çıkacağız oyalanmadan.