05.11.2009
Kapalı Maraş- Gazi Mağusa- Salamis- St. Barnabas

 

Ana sayfa

 

Giriş
 

Gazi Mağusa

Kapalı Maraş

Salamis

St. Barnabas

 

 

Karpaz Yarimadasi:

Kantara Kalesi,

Dipkarpaz, Iskele, Boğaz

 

 

Girne:

Buffavento, St. Hillarion, Bellapais ve Girne Kalesi

 

 

Vouni, Soli, Lefkoşa


Anımsanacaklar, Fikir vereek detaylar, vs.

 

Bursa üzerinden geçerken Uludağ’ın şapkası gibi görünen yılın ilk karını gördük. Heyecan verici idi. Ancak esas güzel olan Alanya’dan kopup Akdeniz üzerinde uçup kısa süre içinde Kıbrıs’ın kuzey sahilini kuş bakışı görebilmekti. Kıyıdan hemen yükseliveren Beşparmak Dağları ve daha güneyindeki Torodos Dağları arasında kalan, adeta bir çanağı andıran Meserya Ovası şahane bir seyirlik oldu.

Uçak tam vaktinde indi. 09:00’da alandaydık. Araç kiraladığımız firmanın yetkilisi araç ile birlikte alanda bizi bekliyordu. Gördük ki iki kişi olan bizim çekirdek aile için kocaman bir Ford Focus station wagon tahsis etmişler. Oysa topu topu istediğimiz VW Polo idi, minicik, parkı kolay vs.. Formaliteler ( sözleşme imzalanması) 5 dakika aldı. Sağdan direksiyonlu araba kullanmak konusunda ne kadar cesaretli de olsanız, oraya gidince iş ciddiye biniyor tabii. Eh, bir alıştırma yapmak istiyor insan, yolu iz bilmediği bir memlekette üstelik. Şansımıza görevli Gazi Mağusa’ya, yani bizim ilk günkü istikametimize gidiyormuş. Aracı 5 dakika kendisi kullanıp, trafik ve kurallar ile ilgili dikkat edilecek hususlara değindikten sonra direksiyona Bahadır geçti. Böylece takribi olarak Ercan Havalimanı-G.Mağusa arası 45 dakikalık yolculuğumuz başlamış oldu.

Serin ve yağışlı bir İstanbul Kasım’ının ardından iliklerimize kadar ısındık- hatta kısa kollu kalana dek üstümüzü hafiflettik. Sabahın dokuzbuçuğunda bu yaz sıcağı bir yaz çocuğu olarak beni mest etti. 

Yol boyu kameralar ile donanmış. Hız kontrolü yapılıyor. Polislerin affı yokmuş. Ne turist tanıyorlarmış, ne vatandaş.

Yolda, görevli ile genel olarak Kıbrıs’tan konuşmaya devam ettik doğal olarak. Türkiye’den 2000 yılında çalışmaya giden birisiymiş kendisi. Göçmenlerin 1200 TL gibi bir ücret karşılığı çalıştığını söylüyor. Eğer işinde uzmansan bir miktar pazarlıkyapabiliyorsun, yoksa patronlar çalışanla istediği gibi oynayabiliyor, diyor.

Yerel Kıbrıslılardan bahsediyor; kendi içlerinde evlerinde, arabaları konusunda, kendi özellerinde gayet bonkör olduklarını, ancak hep birlikte ülke olarak bir şey yapmak denildiği vakit sessiz ya da daha geri planda kaldıklarını anlatıyor.

Ercan Havalimanı ile G.Mağusa arasındaki yol gayet rahat. Sürat yapan ve trafik seyrini tehlikeye atan yok.

Görevliyi G.Mağusa’daki Doğu Akdeniz Üniversitesi önünde bıraktıktan sonra yine G.Mağusa’ya bağlı bir mahalle olan ilk durağımız Maraş’a doğru devam ediyoruz. Artık yalnız Bahadır ve ben varız. Heyecan tavan.

Haritamızı izleyerek tabelaların bizi yönlendirmesine bırakıyoruz kendimizi. Akdeniz’de bir yerlerde olduğumuzun en belirgin göstergesi alabildiğine uzamış palmiye ağaçları ve denizin mis kokusu ve tabii ki ilaç gibi gelen Akdeniz güneşi!

Civarda, kapısında asker duran PTT’ye çekinerek girip bölgeye gidişin tarifini soruyorum. Bir sokak fazla gelmişiz. Arabayı hemen sahildeki Palm Beach Otel’in parkına çekip girişin tamamen yasak olduğu Kapalı Maraş Bölgesi’ne sahilden bir uzak seyir yapmak üzere kumsala adım atıyoruz.

Ayaklarımın altında ipekte yürüyormuşum hissi veren incecik altın kumun verdiği heyecanı mı, yoksa savaş sonrası görüntüler veren hayalet bir şehrin üzerimde bıraktığı hüznü mü hissetmeliydim, bilemedim. Önce elverdiğince Kapalı Bölge’ye odaklandım. Tellerin arkasında yapayalnız bırakılmış, gözü yaşlı , olanca bitmişliğine rağmen dimdik ayakta oluşuna.....

Baş köşelerini askerlerin tuttuğu, binaların üzerine bir devin görebileceği büyüklükte yazılmış “fotoğraf çekmek yasaktır” ültimatomları ile adeta alnına kara çalınmış, seyre çıkartılmış gelinlik bir kız gibi....1974 Kıbrıs Harekatı’ndan sonra adadaki genel durum itibariyle Birleşmiş Milletlerin de asker bulundurduğu her şeye kapatılmış bir bölge. Oysa, 74 öncesi Kıbrıs’ın en gözde, en lüks, en cazibeli tatil merkeziymiş.  Şimdi, bu hali ile bile onu hissedebiliyorsunuz. Benim gördüğüm kadarı ile Kuzey Kıbrıs’ın en güzel kumsalına sahip upuzun bir kıyı şeridi. Şahane bir konumu var. Gel gör ki....

Bu güzelim, bahtı kara şehre ağıtımı yaktıktan sonra yüzümü Akdeniz güneşine dönüp diğer güzelliklerinin tadını çıkartmak istiyorum. Artık sezonu kapatmış Kıbrıs sahillerinin güzelliğini kimseyle paylaşmamış olmaktan gizliden bir sevinç duyuyorum.

Pırıl pırıl , çarşaf gibi sakin denize burun ucu yakınlıktayken elimi bile sokmadan geri gelsem içime otururdu! Yaklaşıyorum, dalganın kumda bıraktığı izleri fotoğraflamak üzere...ama yeterince yakın gelmiyor...Deniz beni çağırıyor....yaklaşıyorum, biraz daha...Ben uygun kare yakalamak isterken denizin serinliğini ayaklarımda hissediyorum; spor ayakkabılarımın tamamen Akdeniz’den nasibini aldığını anladığımda geç oluyor. Ancak 2 saat içinde ayakkabılarım ve çoraplarım kuruyor; buna ne buyurursunuz!

Çok çok zor oluyor bu ilk duraktan ayrılmak. Kuzey Kıbrıs’ın geri kalanı beni bekliyor zira, vakit yok fazla.

Mağusa’nın eski merkezine doğru yola devam ediyoruz. Maraş bu bölgeye yakın bir mahalle. 10 dakika içinde surları ve kuleleri görmeye başlıyorsunuz.

Asırlar boyu her güçlü devletin iştahını kabartmış bu güzel ada elbette ki kıyıdan gelen istilalara karşı önlem almak zorunda kalmış. Kontrolüne geçtiği her devlet tarafından bir kaç kule, bir kaç kale, bir kaç sur, bir kaç metre eklenen duvarlar sahil boyu kenti çevreliyor. Venedikliler Lusinyanların yaptığı duvarları beğenmeyip güçlendirmek için Venedik’ten usta getirmişler. Çok özetle , şehir surları , kaleleri ilgi alanına girenler için Kıbrıs şahane bir zenginlik.

Maraş’tan gelirken duvarla birlikte ilk karşınıza gelecek kule, aynı zamanda etnoğrafi  ve arkeoloji müzesi olan Canbulat burcu. Kilis valisi Canbulat bey Kıbrıs’ı almak üzere gönderilmiş bir beymiş. Lefkoşa’nın alınması sırasında başarılı olunca Mağusa’ya da gönderiliyor. Ancak bu civarda öldüğü sanıldığından türbesi buraya yapılıyor.

Eski Mağusa bölgesi yaya olarak rahatlıkla gezilebilecek çapta bir bölge. Lala Mustafa paşa Camii’nin arkasındaki parka arabayı parkettikten sonra rahat rahat gezebilirsiniz. Bir daire çizdiğinizde hem her yeri görmüş oluyor hem de arabanızı bıraktığınız yere geliyorsunuz.

Kıbrıs’ın genelinde göreceğimiz bir ayrıntı ancak, bütün camiler altı yedi yüzyıl önce, belki daha da önce, Venediklilerin ya da Lusinyanların yapmış olukları kilise veya katedrallerden bozulma. Dolayısı ile hem kilise adı ile hem de cami adı ile anılıyorlar.

Lala Mustafa Camii ilk gördüğümüz örneklerden. 14. Yüzyılda Lusinyanlar döneminde inşa edilmiş. Gotik güzelliğinin yanında en önemli özelliği Luzinyan krallarının Lefkoşa'da St. Sophia Katedrali'nde Kıbrıs Kralı ilan edilmelerinden sonra Mağusa'da St. Nicholas Katedrali'nde Kudüs Kralı olarak taç giymeleriymiş. Bu tören silsilesi 16. Yüzyılda Kıbrıs Osmanlı egemenliğine geçip yapı cami haline getirilene dek, bu törenler devam etmiş. Sonradan taşıyıcı sütunlarından birine tek bir minare eklenmiş. Camii, hemen önünde hoş bir gölgelik yaratan dev bir ağaçla çok huzurlu bir meydana bakıyor. Meydanın diğer ucunda da hem Namık Kemal Zindanı hem de Venedik Sarayı’na yönelen duvardan bir tak görüyorsunuz.

Taş kapıdan geçince Venedik Sarayının bahçesi içinde taştan, iki katlı bir zindan yükseliyor; Vatan Yahut Silistre adlı oyunda dokunmaması gereken politik hislere dokunduğu için 1873’te sürgüne gönderilen vatan şairi Namık Kemal’in 38 ayını sürgün olarak geçirdiği zindan. Alt katı dört duvar bir minik pencereden ibaret olan bu zindanın üst katı şimdi bir müze; o zaman kullandığı eşyalarının ve hatıratının, fotoğraflarının  sergilendiği bir müze.

Aynı zindanda Don Kişot’un yazarı Cervantes’in de ( İnebahtı Savaşı’nda Osmanlılar tarafından tutsak alınması veya Katalan engizisyonundan korsan ya da soyguncu olması gerekçesi ile kaçması gibi nedenlerden) bir süre tutuklu olarak kaldığı, savaşta yaralanarak ya da diyetini ödemek suretiyle kolunu kaybettiği  vs.  konuda pek çok farklı hikaye okudum. Henüz beni ikna edene rastlamadım.

Zindanı geçer geçmez Venedik Sarayı (Proveditore Sarayı) ile burun buruna geliyorsunuz. Eski bir saray üzerine 13. Yy’da Lusinyan kralları tarafından yaptırılmış bir saraymış Venedik Sarayı. Şimdi ne kalmış derseniz pek bir şey yok açıkcası.

Sinan Paşa Camii de St. Peter ve St. Paul olarak bilinen bir kiliseden çevrilme. Biz gittiğimizde tamamen kapalı idi. Anladığım kadarı ile açık olduğu zamanlar var. Bahçesinde Yirmisekiz Çelebi Türbesi** var. Cami olduğunu kesinlikle anlamadığımız bir “kilisenin” bahçesinde bir türbe gördüğümde çok şaşırmıştım. (**Yirmisekiz Çelebi 18'inci yüzyılda yaşamış ünlü bir Türk diplomattı. Asıl adı Mehmet Faiz'dir. "Yirmisekiz Çelebi" lakabı Yeniçeri Ocağının 28'inci ortasında yetiştiği için verilmiştir. 1720 yılında Paris Büyükelçiliğine atandı ve 11 ay sonra geri döndü. Bu dönemdeki "Paris Sefaretnamesi" adlı eseri büyük yankı uyandı. Bu eser ayni zamanda Ingiltere'de de ilgi gördü. Paris'ten döndükten bir süre sonra Mısır'a görevli olarak atandı. Bu sıralarda (1730 yılında) çıkan Patrona Halil isyanına adı karıştığı için görevinden alınarak Kıbrıs'a sürgüne gönderildi. 1732 yılında Mağusa'da öldü ve şimdiki yerine gömüldü. Kaynak: http://www.magusa.org/kentrehberi/gmtarihiyerler.htm#LATIN

Latinlerin St. George Kilisesi 13. Yyda Gathic olarak yapılmış olup kalıntıları bugün yolun ortasında kalmıştır. Uzunca boylu bir palmiye kendisine eşlik etmektedir.

Greklerin st. George Kilisesi; 15. Yüzyılda yapılmış ve adından anlaşılacağı üzere ortodokslara hizmet etmiş. Sadece dış duvarları ayakta duran kilisenin tepesinin 1571’de Osmanlı kuşatmasında çöktüğünü okudu. Duvarlarındaki deliklerin de toplardan kaynaklandığı söyleniyor.

Eski Mağusa olağanüstü sakin, sessiz bir yer. Bir şehir değil ancak kasaba, uzak bir nahiye tadında. Apartman yok, genelde 2-3 katlı binalar.

Venedik Sarayından çıkıp tekrar Lala Mustafa Paşa Camii’nin de baktığı meydana geldik. Camiyi arkamıza alarak dümdüz sahile inen yolda yürümeye koyulduk. Solda bandabuliya, sağdan dönen sokak üzerinde bir yabancı tarafından işletilen Monks Inn. Genelde tavsiye edilen bir mekan. E tabi artık öğlen saatini hayli geçiyor. Sabah kahvaltısını bir miktar uçak saatleri sebebi ile pas geçmiş olan bizim için artık yemek yemeyi de düşünmemiz gerekiyor. Yolun sonunda meşhur Petek Pastanesi’ni görüyoruz. Neyse ki adını bildiğimiz bu tip yerleri aramak için vakit ve enerji kaybetmeyeceğiz diyerek, karşımıza çıkan bir başka Mağusa burcuna çıkıp bu sefer deniz mnazarasından çok şehir manzarasına bakmayı yeğliyoruz.

Yemek seçimimizi aparitif bir şeyler yiyip, zaman kazanmak için Petek Pastanesi’nden yana kullanıyoruz. Adının pastane olduğuna bakmayın, büfe gibi bir menü sunan kafeterya aslında burası. Fastfood’a bir itirazınız yoksa mutlaka yiyecek bir şey bulursunuz. Bu serinletici yemek molasından sonra Mağusa içinde devam ediyoruz gezmeye.

Othello Kulesi Şehir duvarlarından bahsetmiştik. Bu duvarlarda pek çok kule var ancak bunun en ünlü olanı Othello Kulesi olarak adlandırılanı. Kalenin yüksek giriş kapısının üzerinde Venedik’in amblemi St. Mark’ın kanatlı aslan kabartması var. Aslında Citadel (kale/hisar) olarak  bilinirken bu şekilde adlandırılması, Shakespeare’in Othello adlı oyunundan kaynaklanmakta. Oyunun kahramanı Othello, üstleri tarafından Kıbrıs’a göreve gönderilmiş Faslı, başarılı bir komutandır. Sheakespeare’in Kıbrıs’a gitmediği ancak bu karakteri yaratırken (her ne kadar Faslı olmasa da soyadının verdiği çağrışımlardan ötürü) 1500’ lerde Kıbrıs’ta valilik yapmış Sir Cristoforo Moro ‘dan esinlendiği gibi bilgiler var. Ada, 19.yyda İngiltere hakimiyetine geçince İngilizler bu şekilde adlandırmaya başlamış.

Büyüklüğü göz alıcı nitelikte olan kale Lusinyanlar tarafından yapıldığında amaç yerleşim birimini ve limanı korumakken Venedikliler zamanında topçu tabyasına dönüşmüş.

Şehrin dört bir kıyı ucunu gören, insana iktidar hissi veren bir manzarası var. 1974 öncesine kadar gezi gemilerinin önünde demirlediği ve şehre girişin yapılabildiği bu kuleye artık giriş iç taraftanmış. Gittiğinizde göreceksiniz, deniz tarafındaki hendek 1900’lerde İngilizler tarafından sıtma riskine karşı kurutulmuş.

Mağusa surlarında bu saydığım iki kule ile birlikte toplam 14 kule* bulunuyor:

 1. Canbulat (Arsenal),
2. Deniz Kapısı Burcu (Mare),
3. Othello (Castelle),
4. Halkalı Mazgal (Signoria),
5. Karpaz Tabya (Diamante),
6. Şehit Tabya (Mozzo),
7. Tophane (Martinengo),
8. Pulocazaro,
9. Moratto,
10. Diocare,
11. Kara Kapısı (Akkule-Ravelin),
12. Altın Burcu (Santa Napa),
13. Su Burcu (Andurizzi),
14. Halkalı Tabya (Campo Santo)dır.

*Kaynak: http://www.magusa.org/kentrehberi/gmtarihiyerler.htm

Sırada beyazlara bürünmüş efsanevi antik şehir Salamis var. Gazi Mağusa’nın 8 km kuzeyindeki şehir Anadolu ve Yunanistan’dan aldığı göçlerle kurulmuş. Bazı arkeologlar da depremlerin ardından, hemen güneyindeki Enkomi’den gelen halklar tarafından kurulduğunu söylüyorlarmış. Savaşlar, akınlar, depremlerden çok çekmiş bu şehir. Adanın kaderi milattan öncesinden çizilmiş; döneminin güç timsali olan devletlerden ele geçirmeyeni kalmamış bu şehri de. M.Ö. 8. yy Asurlular, M.Ö. 5. yy Atina kralının arkası kesilmeyen denemeleri, Fenikeliler, Persler ve tabii ki Büyük İskender dönemi. M.Ö. 8.yyda muazzam bir ticaret şehri olmuş. Persler’in egemenliğine geçtiğinde ekonomik ve politik olarak sarsılmakla birlikte Büyük İskender ile birlikte eski günlerine geri dönmüş. M.Ö. 3.yy’da Ptoleme Krallığı egemenliğinde sakin bir dönem geçirmiş. 76 ve 77 yıllarında depremler ve 116’da Yahudi halkın ayaklanması ile milattan sonra ilk yüzyıllık dönemi tam bir yıkım dönemi olarak atlatır kent. Bu esnada Roma yönetimi altındadır. 10 yıl ara ile 332 ve 342 yıllarında atlatılan depremler sonrasında şehir, Roma İmparatoru II. Constantius tarafından yeniden inşa ettirilir; ancak hıristiyan kültür damgası ile tabii ve de vefa borcundan olsa gerek kentin adı bu dönemde Constantia olarak değişir. 4.  Yüzyıldan itibaren ticari önemini yitirmeye başlayan kentin halkı 7. yüzyılda Arap istilaları başlayınca çareyi göçmekte bulur; nereye mi, bugün Gazi Mağusa olarak bildiğimiz merkeze....

Dünyanın en büyük güçleri, muhteşem bir şehir yaratmış. 3. Yüzyılda oralara gidebilmek varmış!

Salamis’i gezmek için koşturarak 2 saat şehrin ancak genelini görmeye yetiyor. Büyük bir alana yayılmış, çoğu Roma döneminden kalmış kalıntıları hakkını vererek gezmek ve tadını çıkartmak isterseniz daha uzun vakit ayırmanız gerekiyor. Rehber kitaplara bakılırsa tam gün aktivitesi yapmanız gerekiyor; deniz kenarından da dinlemek için faydalanmayı öngörerek tabii.

Günümüzde görülebilenlerin ağırlıklı olarak Roma dönemi kalıntısı olduğu söyleniyor. Önceden başka yerde Roma kalıntısı gördüyseniz bazı tipik özellikleri tanıdık gelecektir.

Kentin en yaygın mimari eseri sanırım hamamları. Hayatınızda bu kadar banyoyu, saunayı (Sudatorium), sıcak / soğuk su havuzunu bir arada , içiçe görmüş müsünüzdür, bilmiyorum. Hani işletmeye açılsa acaip para kazanır! Bir adım atıyorsunuz gymnasium, bir adım ötesinde sudatorium (sauna) , yan odası caldarium ( sıcak banyo odası), onun karşısında havuzlar, hepsinin tam ortasında su deposu. Hepsine 10 adım uzaklıkta, 44 kişilik halk tuvaleti ( latrines) :)

Bir de tabii tiyatosu. Anadolu’daki antik tiyatroların başına geldiği gibi bir depremle yıkılmış. Tabii ki elden geçmiş ancak gayet iyi durumda. Akustiğini bizzati test etmiş bulunuyorum, enfes!

Şehir güneye doğru devam ediyor. Merkezin etrafı deniz boyunca duvarla çevrilmiş. Muhteşem bir sütunlu yol, bu hamamlar bölgesi ile agora, villalar, Zeus tapınağına bağlanıyor. Bugünün “antika” kafası her ne kadar bu sütunlu caddenin üzerine asfaltlanmış bir patika kondurup içinde kaybolmak istediğiniz büyülü atmosferin üzerinden arabalar geçirse de, şehir estetik ve lojistik olarak çok etkileyici.

İç mimaride mozaik süsleme gündelik hayatlarında, ayaklarının altında, hamam banyolarında gözlerinin önünde... Bu kadar zevklerine düşkünlük.

Şehrin günaybatı istikametinde St. Barnabas Manastırı ile arasında kalan 7 km2 lik bir bölgeye       (araba ile 5 dakika) Kraliyet mezarları yayılmış. Kraliyet mezarları denilmesinin sebebi anıtsal mezar yapıları olmaları, içlerinde zenginlik belirtisi olan eşyalar bulunması ve mefta ile birlikte canlıların gömülmeleri. Örneğin cenazeyi çeken atların da ölünün anısına gömülmesi. Tam anıt mezarın önüne 2 ila 4 adet arası at gömülmüş. İskeletleri duruyor. Bu açıkahava müzesinde mezarın anıtsal yapısı ile eğreti bir şekilde korumaya alınmış atların iskeletlerini görüyorsunuz.

47, 50 ve 79 no’lu olanların özellikle zengin buluntular içerdiği söyleniyor. 50 numaralı olan St. Catherine Maphusu olarak da biliniyor. Hırstiyanlığa döndükten sonra burada tutulmuş Catherine.

Sıradan fakir halkın da gömüldüğü MÖ 8-4. Yüzyıllara ait olduğu tespit edilmiş bir toplu mezarlık alabildiğine yayılıyor.

Buraya giriş bileti ayrı ancak bir rivayete göre Salamis’e girerken aldığınız biletler burada da geçiyor. Biz denedik; sorun yaşamadık. Burada göreceğiniz 4-5 mezarın sadece hafta içi ziyarete açık olduğunu öğrendik.

Hava kararmadan önce kalan vaktimizde Salamis’in, Kraliyet Mezarları’nın yanı başındaki St. Barnabas Manastırı ve İkon ve Arkeoloji Müzesi’ni de ziyaret edip günlük planı tamamlayacağız.

Salamis’te doğan Barnabas Hıristiyanlığı yaymak üzere Aziz Paul ile geldiği Kıbrıs’ta bir anlaşmazlık üzerine yoluna kendi başına devam ederken, bu misyonerlik faaliyetlerine gelen itirazlardan ötürü taşlanarak M.S. 57 yılında öldürülür. Cesedi, kuzeni Mark yahut takipçileri tarafından ( farklı kaynaklar farklı hikayeler veriyorlar) gizli bir yere saklanır.

Barnabas’ın popülaritesinin sebebi bu gizli mezar yerini piskopos rüyasında göstermesidir. Bunun üzerine Bizans Imparatoru 477 yılında bu mezarın bulunduğu yere manastırı ve içindeki kiliseyi bizzat yaptırtıyor. Ne var ki 200 yıl sonra  Arap istilalarında yapı tamamen yıkılıyor ve geriye temelleri kalıyor. Bugünkü binalar 1756 yılında ada Osmanlı hakimiyetindeyken yaptırılan manastır ve kilise binaları. Kilise binası ikon müzesi olarak kullanılmakta. Kilisenin dışındaki bahçeyi çevreleyen tek katlı odacıklar da, hüküm süren her medeniyetten bir şeyler sergilenen, gezmesi çok keyifli, sevimli bir arkeoloji müzesi barınıyor.

Gün karanlık tüllerine bürünmekte. Güneşle flörtü sona eriyor; ay ile randevusunun heyecanı içinde. Karanlıkta ters akan trafikte , bilmediğimiz bir yolda gidecek olmanın verdiği bir o kadar heyecan da biz de.

Yorgunluk akıyor üzerimizden. Bir yandan da yiyeceğimiz yemeğin derdine düşüyoruz. Bir tavsiye listesi var elimde. Lokanta mı olsun, hızlı yenebilecek pratik bir yer mi olsun, derken sabah kahvaltısının güme gitmesi ve öğlen yemeğine de pastanede idare edip hakkını veremediğimizden, seçtiğimize sonraki günlerde de pişman olmayacağımız Girne Merkez köylerinden Zeytinli’deki Archway’e gitmeye karar veriyoruz.

Ancak otelimizin yerini bulmak önceliğimiz. Otel sahipleri çok güzel bir kroki yapmış; elimizle koymuş gibi buluyoruz. Otele girişimizi 1800-1900 civarı. Bavulu bırakıp, kendimize geldikten sonra ziyafet çekmeyi umduğumuz Archway’i arayıp her ihtimale karşı rezervasyon yaptırıyoruz; aldığımız uyarılar bu yönde. Yol tarfi almayı ihmal etmiyoruz zira biraz içerilerde, tepelerde bir yerlerde.

Hafta içi günlerde bile kalabalık olduğu söylenen restorantın milli maç sebebi ile boş olduğu açıklanıyor bize. Bu durumdan hep rezervasyonlu gitmek öneriliyor. Burası çok yol üzeri olmamakla birlikte biraz kalburüstü bir mekan.

Atmosfer sıcak. Garsonlar yerel kıyafetler içinde güleryüzle servis yapıyorlar. O ana kadar yerel halkla fazla temas kurmamıştık. Kıbrıslılara özgü Türkçe ağzı duymaya başlıyoruz. Ben epey zorlandım doğrusu. Biz yerel mutfağı tatmak istiyoruz diye lafa girince garsonlar da, “bizde zaten açık büfe; biz getiririz siz yersiniz” diyorlar. Masamıza, diğer masalarla birlikte, dönüşümlü 3 garson servis yapıyor.

Ben, masaya her getirdikleri farklı tabakta ne olduğunu sordukça sabırla söylüyorlar. Bunlardan birisi “sadece görevimi yaparım” modunda oldukça genç, muhatap olmamayı tercih eden bir garson... getirdiği muska şeklindeki yiyeceğin içinde ne olduğunu sorduğumda ve dediğini anlamadığımdan tekrarla sordukça , o da tekrarla “kima...kimalı börek” dedikçe iş açmaza girdi. Bahadır tabaktaki muskanın “kıymalı börek” olduğunu bana eğlenerek açıklayarak son noktayı koydu. Bu sırada Mr. Görevimi Yaparım çoktan başka masalarda görevine dönmüştü.

İşte, orada bulunacağımız 4 güne yayarak tüketmemiz gereken ancak bizim bir gecede tükettiğimiz o, efsanevi açık büfe ile masamıza dizilen minik servisler:

Soğuk başlangıçlar

Sıcak başlangıçlar

Ana yemek

Tatlı & meyve

Samarilla (kurutulmuş et)

Kapari yaprağı

Çakıstez ( kırma y. zeytin ; kişniş+ zeytinyağı)

Gulumbura

Yoğun kıvamda cacık

Humus

Tahin

Şalgam

Beyaz peynir

Patlıcan kızartma

Buzlu badem

Havuç

Yoğurt

Salata

Tereyağı soslu zeytin ezmesi

Sigara böreği

Kıymalı börek

Kimyonlu ciğer tava

Sıcak siyah zeytin

Kızarmış mumbar

Biber dolma

Izgara mantar

Kızarmış hellim

Pastırmalı pide

(sucuklu pide; sucuğa pastırma denirmiş)

 

 

 

 

Kuzu şiş

Şeftali kebabı

Tavuk köfte

Et köfte

Pirzola

Ceviz macunu

Karpuz macunu

Turunç

Meyve tabağı

Ben bu menüyü taze nane çayı ile bitirirken, Bahadır kahve almayı tercih etti.  Çok ilginçtir, çay Kuzey Kıbrıs’ta İngiliz usulü içiliyor; poşet çay yani...demleme yok....Ama biz bu gerçeği aslında sonradan öğrenecektik.....