14/07/2004, Çarşamba     5. gün  

Sümela Manastırı-Hamsiköy-Ayasofya Kilisesi- Giresun Kalesi- Topal Osman Anıtı

 

Ana Sayfa

Giriş

Kültür Turları Hakkında

Rize'ye Geliş

Rize'nin Yaylaları

Rize'nin Yaylaları-II

Rize'den Ayrılış; Uzungöl, Demirkapı Yaylası

Sümela Manastırı, Hamsiköy, Ayasofya Kilisesi, Giresun Kalesi, Topal Osman Anıtı

Paşaoğlu Konağı, Boztepe, Bolaman, Fatsa, Ünye, Terme, Samsun, Amasya

Amasya (Hazerenler Konağı, Amasya Müzesi), Çorum (Alacahöyük, Yazılıkaya, Hattuşa)

Safranbolu

Trabzon'un merkezinde sadece 1 gece geçirdikten sonra sabah erkenden yemyeşil çam ağaçları arasındaki Altındere Milli Parkı sınırları içerisinde bulunan Sümela (Meryem Ana) Manastırına, diğer bir adı ile de Karadağ'ın Bakiresi'ne gidiyoruz. Bu üç isim ile aşina olduğumuz manastır 1270 metre yükseklikte. Bu kadar çok ismi olmasının sebebine gelince.Komnenoslar zamanında Rumlar bu manastırı Meryem Ana için yapmış. " Karadenizli hristiyan Rum’lar Mela dağındaki mucizevi Panagia ikonundan bir şey diledikleri zaman "stou mela" derlermiş, bu zamanla Sumela'ya dönüşmüş. Bu da ikona neden Panagia Soumela denildiğini açıklamaktadır. Bu yüzden manastıra “Karadağın (Mela dağının) bakiresi”de denilmektedir. " (http://www.karalahana.com/karadeniz/trabzon/sumela.htm)

 

Değirmendere'nin Milli Park'a girince Altındere, yukarıda da Meryemana deresi olarak değişmesi gibi manastır da ilk yapıldığı gibi kalmamış tabii. Orijinal hali ile kayanın içinde mağara gibi oyulmuş bir kilise. Freskleri hala görülebiliyor (ama içler acısı;  yine duvar yazmacısı meraklılar burada da kendini belli etmiş. Hiç bir tarihi kalıntımız yok ki üzerine yazı yazılmamış!). Daha sonra dış cephesi, uzaktan bakıldığında manastırı görülebilir niteliğe büründüren, 5 kat 13. yüzyılda Pontus Krallığı döneminde yapılmış.

Manastırın ilk yapılmış kısmı. Freskler.

Enfes bir konumu var. Yürüyerek de çıkılabiliyor (yaklaşık yarım saat sürüyor), ayrı bir yoldan minibüsler ile de. Minibüsle çıksanız da bir 15 dakika çam ağaçları altından hafif yokuş çıkıp ayrıca da o dimdik basamakları bir güzel tırmanıyorsunuz. Tırmandıktan sonra orman ayaklarınızın altında halı olmuş gibi görünüyor ama. Buna da değer yani.

Buradan sonraki durak sütlacı ile meşhur Hamsiköy. Hamsiköy'ün adı Arapça'da beş anlamına gelen "Hamsin"den geliyormuş; "beşköy" anlamında. Zamanla "n" düşmüş. Birbirine bakan yamaçlarda kurulu yerleşimlerden olşuyormuş (herhalde 5 yerleşim vardı).  Hamsiköy de dağların yükseklerinde kurulu bir köy. Buraya çıkmak için Zigana'dan geçiliyormuş. Karadenizi Doğu Anadolu'ya ve geçen ticaret yollarına bağlayan yolmuş burası. Hal böyle olunca da vaktiyle çok işlekmiş. Yeni yol yapılınca bu hat önemini yitirmiş; bizimkisi gibi turların ve bilenlerin uğraması ile bir nebze canlı tutulmaya çalışılıyor. Burada da her yer yemyeşil. Bir küçük köy restoranında sütlacımızı yedik. Bu sütlacın tadı (şekeri) ve pirinci azdı. Benim alıştığım sütlaçlardan biraz farklı geldi.

Buradan ayrılarak yeni yola bağlanıyor ve Ayasofya Kilisesine doğru yola devam ediyoruz. Ayasofya Kilisesi tepelerde,  denize nazır bir yerde. Özenli bir bahçesi, sakin bir ortamı var. Rum imparatorluğu döneminde 1200lerde yapılmış. Yapılış sebebi de İstanbul'da kurulu Bizans Aya Sofyası'na karşı rekabet; Haçlı seferleri ile İstanbul'u istila eden Latin hristiyanların dikkatini bu bölgeye çekmek.

 

Ayasofya Kilisesine 10 dakika mesafede Trabzon'un Akcaabat ilçesinde yörenin meşhur köftesini yemek için duruyoruz. Elbette ki yerinde bu köfteyi layıkı ile yapan pek çok usta aşçı, restoran vardır. Ancak biz "yolcu yolunda gerek" edası ile gezdiğimiz için transit yolumuzun üzerinde Nihat Usta'da yiyoruz köftelerimizi. Öğlen vakti açlığımızın da etkisi var mıydı bilemiyorum ama köfteler nefisti.

Köfte yediğimiz Nihat Usta'nın yerinden Akcaabat'ı sadece üstünkörü görebildik haliyle. Ne gördüğümü sorarsanız bir Doğu Karadeniz klasiği olarak şehir kısmı dağ ve deniz arasında sıkışmış, moderen zaman apartmanlarından oluşmuş bir ilçe. Yine bu açıdan görebildiğim kadarı ile temiz  ve düzenli. Burada bir de ilk kez yol kenarında "yeşil dalga içindesiniz" tabelası gördüm. Trafik levhası olduğu apaçık. Ama ne ola ki? Dönünce öğrendim ki yeşil dalga belli hızda ilerleyen araçlar birbirini takip eden kavşaklarda, trafik uygun ise  kırmızı ışığa yakalanmıyorlar, hep yeşil ışığı yakalayabiliyorsunuz yani. Akcaabat'ın da bana öğrettiği bu oldu kısacası!

Şimdi de Giresun üzerinden Ordu'ya geçeceğiz ve bir gece burada konaklayacağız. Karadeniz'de yol boyunca sadece lahana, "misir", fasülye bahçeleri görmedik elbet. Bir de kıyının bile ne kadar kayaç olduğunu farkettik. Giresun'a yol alırken Tirebolu'da bir kumsal gördük. Ancak deniz burada da çok dalgalı. Kayaç olsun, kumsal olsun, bu kıyılar eninde sonunda duble yoldan nasibini alacak. Kıyı boyunca yol çalışmaları ağır aksak ilerliyor.

Bunları düşünür iken Giresun'a gelmişiz. Antik adı ile Kerasos; bir Grek yerleşimi; boynuz demekmiş. Bu adı denize bir boynuz şeklinde uzanmasından almış. Ayıpsa benim ayıbım; ben bu yıla kadar Giresun'un kirazının güzel olduğunu bilmezdim. Bununla birlikte, kiraz kelimesinin "kerasos"tan türetildiği aklımın ucundan geçmezdi.

Birden karşımıza Karadeniz'in ortasında ufacık bir ada çıktı. Bu Giresun Adası imiş ve Karadeniz'de insan yaşayan tek ada olmak ile nam salmış. Adanın da Giresun'dan geri kalır yanı yok bence, zira savaş tanrısı Ares'e adandığı düşünülen bir tapınağa ait kalıntılar bulunmuş. Her yıl Mayıs ayında Giresunlular takalarına atlayıp adayı taşlamaya giderlermiş, o yıl bereketli olsun diye yaparlarmış bunu. 

Bir çırpıda bu adanın önünden geçtikten sonra kendimizi, bu ağlamaklı Karadeniz havasında, Giresun'u tepeden seyir imkanı veren Giresun Kalesi'nde bulduk. İşte bu kaleden bakınca Grekler neden buraya boynuz anlamına gelen adını vermişler daha iyi görebiliyorsunuz. Kale, her tarihi kale gibi oldukça anlamlı bir yerde; şehrin iki yakasını ve tabii ki denizi görebilen bir yere kondurulmuş. İri düzgün taşlardan yapılmış. Roma İmparatorluğu döneminden kalma. Yemyeşil bir park ile içiçe. Kale sınırları içinde aynı zamanda turların uğrak yeri olan Topal Osman'ın anıt niteliğinde mezarı var.

Hiç bir izlenim edinemediğimiz Giresun'un ardından hemen yanı başında komşusu, antik adı Kotyora olan Ordu'ya geliveriyoruz. Bu gece Ordu'da Balıktaş Hotel'de konaklayacağız.

Otelimiz 3 yıldızlı, iyi bir otel. Akşam yemeğinde Ordu'nun ünlü karalahana diblesinden ve turşu kavurmasından bol bol yedim. Benim için harika oldu doğrusu. Yemeklerin ne olduğunu bilmeyen bazıları menüyü beğenmedi; illa ki tanıdık, bildik standart bir şeyler yemek istemişler herhalde. Ben bunu kültür turlarının bir parçası olarak görüyorum doğrusu. Yemeği, insanı, sesi, soluğu ile denemek lazım gelir.