20.10.2012, Cumartesi -Brisbane

 


20 Ekim 00:40 itibariyle Brisbane’a iniyoruz. 

Avustralya’nın sınırdan geçirdikleriniz ile ilgili katı kuralları var. İnmeden uçakta bir kart dolduruyorsunuz. Beraberinizde getirdiğiniz sınırdan içeri sokacağınız herhangi  bir gıda maddesi var ise bunu beyan ediyorsunuz kartta. Sonra gümrükte incelemeye tabii tutuluyorsunuz. Bizim de bavulumuzda hediyelik lokum ve  Çağlar’ın ev arkadaşı Mike‘a getirdiğimiz toz halinde, paketlenmiş olarak marketlerde satılan çiğköfte olduğunu söyleyince kenara çekildik ( tabii adamlara çiğköfte diye çevirmiyorum; o vakit geçmek iyice zor olacak. İşlenmiş gıda diyorum); lokumu çok iyi biliyorlar ve kutulanmış pişmiş gıda olduğu için kabul ediyorlar. Duyduğuma göre baklava da kabul ediliyormuş. Ancak et ürünleri ve pişmemiş ürünlerde sıkıntı var. Neyse görevli ismi cismi olan, fabrikadan çıkmış hatta her şeyi İngilizce olarak anlatan bir kutu görünce , bunda problem görünmüyor diyerek bizi zorlamadan geçirdi.

Alandan çıkar çıkmaz o insan kalabalığı içinde gözlerimiz kardeşimi arıyor. Ve işte orada! Robinson Crusoe tiplemesi!  Altta bermudası, ayakta flip flop, üstte tshirt, yarı güneş yanığı buğday tenli suratında 3 aylık kumral sakalı, kolları kavuşturmuş, bizi bıyık altından gülerek izliyor, uzaktan.
Hasretle kucaklaşma ardından 40 dakika mesafede evinin yolunu tutuyoruz.
Eve varış saatimiz sabaha karşı 2 suları. Kardeşcim bize mis gibi Knorr  tarhana çorbası ve kuskus yapmış, ancak tokuz diyerek Maslow ihtiyaç hiyerarşisinde direkt yer almasa da 24 saattir aşağı sallanan ve yerçekimi kurallarına rest çeken davul gibi şişmiş bacakları enkısa sürede yatay pozisyona almak için can atıyoruz.

Yattıktan yarım saat sonra karnımın gurultusunu duymamaya çalışarak bir ara sızmışım. O da ne? Saat 4’te gün ışıyor. Allah’ım neydi günahım!  Israr ederek uykuyu uzatıyoruz. Uyansak da dümdüz uzanmanın keyfini tembelsi bir şekilde çıkartmanın tadı bambaşka. Kalktığımızda ise uyku düzeni altüst olmamış halde zımba gibi ayaklanıyoruz.

Ardından geleneksel bir Türk kahvaltısı hazırlıyoruz.  Maşallah her şey var masada. Gözlerimle görmüş oldum ki, kardeşim gurbette bir şeyi tam yapıyorsa o da hep anlattığı gibi yemeye gösterdiği  ilgi:) Keşfettikleri  Lübnan marketi sayesinde Türkiye’den zeytini, peyniri, sucuğu, çorbası, salçası, her marka olmasa da her nevi gıda maddesi bulmuş.

Bugün Oktober fest’in sondan bir önceki günü. Park sorunu yaşamamak açısından arabayı şehir merkezinde casino binasının otoparkına bırakıyor oradan bir taksi çeviriyoruz.

Bir süre sonra Mike da katılıyor bize. Erken başladığı ve gece geç saate kadar sürdüğü için de sürekli bir insan trafiği söz konusu. Erken vakitte sarhoş olanlar alkışla gönderiliyor:)

 

Giriş gişeden aldığımız ve de Cumartesi olduğu için kişi başı bir bira dahil 22 AUD. Cuma ve Pazar günleri 16 AUD. İnternetten önceden alırsanız daha uygun. Renkli  bir ortamda, diğer ülkelerdeki  Oktoberfest faaliyetlerinde olduğu gibi bir takım yarışmalar ve gösteriler var. Bavaria kıyafetleri  içerisinde dolaşan insanlar son derece göz okşayıcı; genç kızlar geleneksel kıyafetleri boydan modernize etmişler:) 

 

Kahvaltı biraz sarktığından ve de iyi yaptığımızdan öğlen yemeğini es geçiyoruz. Ekip atıştırmalık alsa da ben memnunum halimden.

Bir vakit sonra buradan ayrılıyoruz. Ana caddeye çıktığımızda taksilerin sıra sıra durduğu bir yere geliyoruz. Kaldırımda bir görevli var bu araçları yönlendirip, gelenleri arabalara bindiren. Biz beş kişi olduğumuz için standart bir taksiye bindirilmiyoruz. Bu görevli bir anons geçiyor sanırım; station vagon tipli bir araç geliyor; bagaj yeri yok, oraya da ikili koltuk yerleştirilmiş. Modifiye değil ancak, arabanın kendisi o şekilde. Bizi buna bindiriyor. Üç beş sokak geçince gözüm taksimetreye takılıyor. Şimdiden 20$ olmuş. Kardeşimi uyarıyorum anormal bir durum var mı diye. Şöföre soruyor, taksi sırasında bir görevli olduğu ve o çağırdığı için ayrıca araç da büyük olduğu için böyle bir uygulama varmış. Anladığım kadarı ile şehrin her yerinde yok bu uygulama. Southbank’e geçiyoruz.
Southbank, adının da ipucu verebileceği üzere Brisbane nehri kıyısında, şehir merkezinin en pırıltılı, cazibeli mekanıymış.  Köprünün ardında yükselen gökdelen siluetlerinin gece karanlığında yanan ışıkları, nehirde yolcu taşıyan  rivercat’ler, arka plandaki çingene pembesi ışıklı dev dönmedolap bölgeyi hoş bir akşam için ideal kılıyor. Bölgenin çok ilgi gören bir yeri de insan yapımı kumsalı da olan denizi. Gece olması itibariyle her ne kadar insanlar kullanıyor olsa da biz kullanmadık, izlemekle yetindik:) Southbank aynı zamanda performans sanatlarına ev sahipliği yapan QPAC (The Queensland Performing Arts Centre), sanat galerisi, modern sanat galerisi, kütüphane, bilim müzesi, deniz müzesi , sinema kompleksi, sergi salonu gibi mekanlar için ideal bir merkez oluşturuyor.

Southbank boyunca kısa bir tur ardından akşam yemeği yemek için mekan üzerinde karar kılmaya çalışıyoruz. Uzunca bir yol boyu (Grey Street) yanyana, hatta dip dibe , dünya mutfakları restoranları sıralanmış. Her birinden iştah kabartan kokular geliyor. Bizimkilerin daha evvel geldikleri Ali’nin kebap salonunu arıyoruz. Gidip de önünden dönmüşüz; Southbank boyunca bölge haritası olmasına rağmen ona bakmayıp üçüncü turumuzda bulduk yerini. Ne var ki tamamen dolu. Sekizbuçuktan sonra gelin diyor. O kadar bekleyemeyeceğiz deyip bir önceki turda gözümüze kestirdiğimiz Ginga adlı Japon restoranına giriyoruz.

Yemeğin ardından yine geldiğimiz itikamete doğru ancak bu kez nehir boyundan önce  insan yapımı streetsbeach ardından Clem Jones promenade boyunce yürüyerek dev dönmedolap ve hemen önündeki tamamen ahşap işçiliği ile ortaya çıkmış Nepal barış pagodasının önünde ışıklı manzara için mola veriyoruz. Aynı yoldan ilerleyerek Victoria köprüsünden geçmeden önce köşedeki yüksek ağaçları dolanırken birden çığlık çığlık sesleri ile üzerimizde bir kaç kuş ağaçtan ağaca uçmaya başladı. Yarasalarmış! :)

Eve dönüş yolundayız. Otoban tek yönde 4 şerit. Çıkışlar/Sapaklar şehre olan uzaklıkla numaralandırılıyor. Sürpriz yok. Her çıkış sapağı aynı şekilde ve sıra ile artarak gidiyor. Biz Exit 45‘ten sapacağız Ormeau için. Bir yer tarif ederken de  örneğin “Ormeau sapağından gir” denilmiyor zira sapaklarda sadece numara yazıyor. Saptıktan sonra döner kavşaklar da 5 yola ayrılıyor; işte o döner kavşaklarda  hangi yola sapılacağı ile ilgili tabelalarda yer adı veriliyor.