25.04.2012 Çarşamba, 9. Gün 

DC'de son gün: DC'den Boston'a

 

Günün erken saatlerinde, Sofia’nın kahvaltı mekanları önerisini dikkate alarak zaten gezmeyi de son güne bırakmış olduğumuz Georgetown’a gidiyoruz.

Georgetown otelimizin bulunduğu Rosslyn mahallesine oldukça yakın bir bölge. Otelimiz Virginia Eyaleti’nde ama yürüyerek Francis Scott Key köprüsü’nü geçiyor ve görsel dokusu tümden farklı, DC bölgesine bağlı Georgetown’da buluyorsunuz kendinizi. Ağır ağır giderseniz havasında bir  “George’dan kalan vasiyet” tadı var; sokakları, evleri, dekor gibi bir yerleşim. 

 

Bir yandan bu güzel sokakları gezerken bir yandan da kahvaltı yapacak özel ve güzel bir mekan arıyoruz. Derken içeride hareketlilik olduğunu sezdiğim, içerlek bir kapısı olan bir café keşfettim: La Madeleine; kapısının yanında duvara asılı kara tahtada “bringing back a taste of France” yazan! İçeriye denetler bir eda ile girip hemen kapının yanındaki menüyü karıştırdık- ama kokulardan ve görsel şölenden buna gerek bile yoktu. Afroamerikalı şık ve kendinden emin aynı zamanda yönetici izlenimi veren görevli uzun tezgahın ardından seslendi: “Nasıl yardımcı olabilirim? İlk kez mi geliyorsunuz?” Ardından usulü anlattı. Hemen menüdeki seçeneklere göre keyfimizce bir kahvaltı tabağı istedik, çayımızı, kahvemizi alıp – kendi arasında Fransızca konuşan hepsi Afro amerikalı çalışanları dinleyerek- kahvaltımızın masaya gelmesini bekledik.

 

10 gündür yediğimiz kahvaltı adlı kavramın ardından keyfimize diyecek yoktu. Yolu düşene tavsiye olunur.

Kahvaltımızın ardından Georgetown’un ana caddesinden kaldığımız yerden devam. İlk sağdan Potomac Nehri istikametine sapıyoruz. Bu sakin ve sadece koşu yapıp bisiklete binenlerin görüldüğü nehir boyunda ( Georgetown Waterfront Park), Nehrin orta yerinde kalan Roosevelt adacığını izleyerek yürümek bizi önce John F. Kennedy Performans Sanatları Merkezi’ne ardından, onu geçer geçmez yükselen ve Watergate skandalına mesken olan binanın önüne getiriyor. Kocaman yolları ve kavşakları geçerek kalabalığın yoğunlaştığı yere doğru yöneliyoruz.

Önümüzde yeşil çimler ve yükselen ağaçlar ile batı ucunda Lincoln Anıtı, doğu ucunda Capitol ile çevrili, 3 km uzunluğunda The National Mall adlı milli park var. Bu bölge Washington DC’nin deyim yerinde ise kalbi; çok değerli ve çok büyük müzeler- ki bir kısmı Smithsonian müzeleridir, sanat galerileri, milli anıtlar ile çevrili.  Hemen arka planda yakınlarında da hükümet binaları sıralı.

Lincoln Anıtı, The Capitol ile karşı karşıya. İkisinin arasında kalan büyük bölgede Reflecting Pool var, bir havuz. Anıtkabir’i andıran bol sütunlu anıtın içerisinde oturarak pozlanmış ve bir güneylinin suikastine uğrayarak hayatını kaybeden, ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln’ün  mermer heykeli bulunuyor. Anıtın iki duvarında da konuşmalarından alıntılar bulunuyor. 

 

Kore Savaşı Şehitleri Anıtı- “ Freedom is not free” (özgürlük bedelsiz değildir) Anıtı çevreleyen duvardaki yazıdır bu. Kore Savaşı’nda hizmet vermiş kadın ve erkeklerin hislerini anlatan bir cümle olarak bahsi geçiyor. Dünya “demokrasi”lerine zeval gelmesin diye komünist Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye 1950’de  açtığı savaşa hami olarak katılıp 22 ülkenin de BM bayrağı altında katılmasına ön ayak olmuştur Amerika. 5083 kişilik Türk Tugayı da katılmıştır bu savaşa. 1005 askerimiz şehit düşmüştür.  

 

DC’deki bu anıt 3 yıl süren bu savaşta şehit düşen Amerikan askerlerini anmak üzere yapılmış. Gerçekten etkileyici ve ince düşünülmüş. 19 tane çelikten yapılmış asker figürü zorlu bir bitki örtüsü içinde pelerinleri sırtlarında ilerlemekte. Bir yan granit duvarda ise bu savaşa BM bayrağı altında katılan 22 ülkenin adları yazılmış. Karşı duvarda ise meçhul asker suretleri çiziktirilmiş.

Bu güzel ağaçlı parkurun ( The National Mall) Potomac Nehri ile Washington Channel arasında kalan bölgesine adı Tidal Basin (gelgit havzası) olarak geçen yapay bir rezervuar yapılmış. Görsellik turistik olarak ön planda olsa da işlevsellik ön planda tutulmuş. 1880’lerde tasarlanıp yapılan bu havuzun görevi sular kabardığında (med) Potomac nehri tarafındaki kapıların açılıp gölete su alınması, su çekilirken de (cezir) bu kapıların suyun gücü ile kapatılması ve Washington Kanalı tarafındaki çıkış kapaklarının açılması ile suyun boşaltılması, bu sayede su basmasının önüne geçilmesi.

Böyle bir işlevsel ama son derece dingin gölet etrafında önceki sayfalarda anlattığım üzere her yıl Japon- Amerikan dostluğunu pekiştirmesi amacı ile Kiraz Çiçeği (Sakura) Festivali kutlanıyor. Bu yıl tomurcukların biraz erken açması ve bizi beklememesi bende bir hayalkırıklığı yaratmış olsa da Amerika seyahatimin farklı noktalarında bu ağacı çiçekleri ile bol bol gördüğümden fazla arıza çıkartmıyorum.

Tidal Basin parkuruna Martin Luther King Anıtı ile giriyoruz. Hayatını insan eşitliği, fırsat eşitliği, çalışan sınıf ve ezilmişlerin davasına adayan ve yine bu uğurda 1968’te  gittiği Memphis’te otel odasında suikaste kurban giden M.L. King’in  anıtı... “Mountain of Despair” (Ümitsizlik Dağı) olarak adlandırılan bir koridordan giriliyor anıta. İki yanında M.L. King’in çeşitli konuşmalarından özlü sözleri kazınmış olan uzunca bir duvar çevrili. Bunların tam orta yerinde “Stone of Hope” (Ümit Taşı) yükseliyor. Sırtı Ümitsizlik Dağı’na bakıyor, ön cephesinde de Martin Luther’in son derece kendinden emin poz verdiği bir heykeli oyulmuş; Thomas Jefferson Anıtına bakacak şekilde.

 

Anıtın çepeçevre duvarları boyunca nakşedilmiş, Martin Luther King’in çeşitli söylevlerinden alınmış sözlerinden not ettiğim bir kaçını paylaşmak isterim:

“The ultimate measure of a man is not where he stands in moments of comfort and convenience, bur where he stands at times of challenge and controversy.”- 1963
“We must come to see that the end we seek is a society at peace with itself, a society that can live with its conscience.”- 1965

“If we are to  have peace on earth our loyalties must become ecumenical rather than sectional. Our loyalties must transcend our race, our tribe, our class, and our nation; and this means we must develop a world perspective.”-1967 (Georgia)

Bu noktadan yarım ay çizecek şekilde göleti yürüdüğünüzde uzaktan zaten bir inci gibi fark edilen Thomas Jefferson Anıtı’na geliniyor. Bu parkurda obelisk şeklinde Washington Anıtı’nın kendisinden ziyade Tidal Basin’in durgun sularındaki aksi hem seyirlik hem de fotoğraflık malzeme sunuyor. Sık aralıklı sütunların ayakta tuttuğu yuvarlak, beyaz bir kubbenin altında, ABD’nin 3. Başkanı Thomas Jefferson’ın 6metre yükseklikte ayakta pozlanmış heykeli mevcut. Çevresinde de Bağımsızlık Bildirgesinden alıntılar yazılmış.

 

Bu anıtın önünden göleti çevreleyen parkur boyunca yürüyüp artık Tidal Basin’i bitirme noktasında görkemli bir II. Dünya Savaşı Anıtı karşılıyor ziyaretçileri. O gün ne anılıyordu, yazılı bir şey bulamadık ama etraf yakasında rozetler takılı, genç izcilerin de hazır bulunduğu, tekerlekli iskemledekilere genç subayların yardımcı olduğu bir tür –anmadan ziyade- gezi aktivitesi gibi görünen bir durum vardı. Batı ucunda Lincoln Anıtı, doğu ucunda Washington Anıtı bulunan bu havuzlu ve sütunlu, süslü anıtın dünyanın dengelerini bozmakta üstüne olmayan bir ülkede yükselmesi ile pek bir ironik geldi bana.

 

Bu bölgede bir de siyah granit duvarlara savaşta hayatını kaybedenlerin isimlerinin yazıldığı Vietnam Şehitleri Anıtı var. 58268 ismin yazıldığı bu anıtta, sanatçı Maya Ying Lin’in dediği gibi “isimler anıtın kendisi “oluyor. Bu anıt da Kore Şehitleri anıtı gibi bağışlarla toplanan para ile yapılıyor ve hiç de azımsanmayacak meblağlara...

Anıtlar pek bir büyük olunca sanki iki adımda varılacak görüntüsü verse de gerçek öyle olmuyor. Dinlenme molalarımızı artırmak sureti ile ( her bulduğumuz oturulası yere oturarak) meşhur Obelisk Washington Anıtı’na epeyce yaklaşıyoruz. 169 küsür metre yükseklikte anıt birinci başkan George Washington anısına 19.yy’da dikilmiş. 2011 yılına dek piramit biçimli tepesindeki ufak pencerelerden Washington manzarası izlenebiliyorken, Virginia’da yaşanan deprem sebebi ile bazı taşların zarar görmesinden kaynaklı ziyaretçilerin içeri alınması yasaklanmış.

Washington Anıtı’nın hemen kuzeyinde, bir cadde ve büyücek bir çimenlik alan geçerek Beyaz Saray’ın ön bahçesine geçiyoruz. Etrafta süregelen turist trafiği ve yol, bahçe tadilatına bakarak sıradan bir mahallede sanabilirsiniz kendinizi. Ama bay ve bayan President’in resmi ikametgahları ve ofisleri burası:) Belli bir noktada demir parmaklıklara yapışmaya başlayan insanlar uyarılıyor. Herkes polisin çektiği sınara geri çekilip “Obama'lar mı çıkacak evden?” düşüncesi ile beklemeye devam ediyor. Fazla durmuyoruz, görebileceğimiz bir şey olsa bile çok kısıtlı.

Bir cafede yemek yedikten sonra Beyaz Saray’ın arkasından dolaşarak National Gallery of Art (Milli Sanat Galerisi) West’te  ( düşünün artık o kadar büyük ki müze, batı ve doğu diye iki ayrı binaya yerleşmiş)  bu bahsini etmiş olduğum Kiraz Ağaçlarının 100. yılı anısına açılan “Colorful Realm: Japanese Bird-and-Flower Paintings by Itō Jakuchū (1716–1800)” sergisini ve o saatten sonra tamamını gezemeyeceğimiz için müzenin öne çıkan eserlerini geziyoruz. Müzenin öne çıkan eserleri özellikle favorilerim Dutch ve Flemish Galerileri’ndeJ

Bu müzenin ardından yine Smithsonian’a bağlı, bir iki blok ötedeki Doğal Tarih Müzesine uğruyoruz. Benim artık takatim kalmadığından, yorgunluğumuz ve aslında bir türlü geçemeyen soğuk algınlığı ve boğaz ağrımdan artık bahsetmiyorum, bir kenarda oturup beklemeyi tercih ediyorum.

Saat 19:00 gibi otele dönüp bavulumuzu alıyor ve bizi gece boyu seyahat ederek Boston’a götürecek trene binmek üzere Union Station’a gidiyoruz.