24.04.2012 Salı, 8. Gün 

Müze Cenneti Başkent: Washington DC-2

Sabah ateşle uyanıyorum. Kalkmak istemiyorum; o derece. Genzim yanıyor, yutkunmakta zorlanıyorum. Akşamdan aldığım ( yanımda ihtiyaten götürmüş olduğum soğukalgınlığı ilaçları bir işe yaramamış). Tepeden tırnağa üşütmüşüm. Günlük gezi planını buna göre yapıyor Bahadır. Hava bir önceki güne göre daha iyi görünüyor ama yine serin ve daha da kötüsü rüzgarlı.

Bugün Folger Shakespeare Kütüphanesini göreceğiz. Bu kütüphane azimli bir Shakespeare koleksiyoneri olan varlıklı iş adamı Henry Clay Folger ve eşinin olağanüstü titizliği ile oluşturulmuş. Bunu vurgulamanın imkanı yok; mekanı görmek lazım. Kütüphanenin yerinin bulunması ile 1930’da inşasına başlanıyor ancak açıldığını görmeye Folger’ın ömrü vefa etmiyor. Folger’ın da bir kısım parasının aktarılmış olduğu bir vakıf ve bu konuda duyarlı ve aynı azmi paylaşan eşinin çabaları ile kütüphane açılıyor. Binanın dışından baktığınızda içeride bulacağınız ya da göreceğinizden farklı bir imge yerleşiyor aklınıza aslında. Şöyle ki, binanın dış cephesi düz beyaz mermer. Ancak iç mekanlar;  koyu ve cilalı meşe ağacından yapılmış sade ama büyük bir Tudor stili ana hol, Shakespeare oyunları veya ondan uyarlanma oyunların gösterildiği Elizabeth dönemi ahşap küçük bir tiyatro ( kapalı bir tiyatro olmasına rağmen Londra’daki The Globe’u anımsatıyor), yine ahşap bir çalışma odası ve ziyarete kapalı ancak akademisyenler tarafından ön izin ile kullanılan okuma odalarından oluşuyor. Kütüphane temel olarak Shakespeare’in özellikle kendi döneminde basılmış eserlerine ev sahipliği yapsa da, onunla ilgili olan ya da olmayan, döneme ait, dönem öncesi kitaplara, el yazmalarına da yer veriyor.

Rehber kitabımızda ve araştırmalarımızda karşıma çıkıyordu ama bir de broşürlerde Shakespeare’s Sisters adlı bir sergiye yer verilmekte olduğunu duyunca daha da heyecanlanıyorum. İşin daha güzeli aslında bir gün önce Shakespeare’in doğum günü olması; 23 Nisan (1564). Bu sergide 1500-1700 yılları arasında yaşamış ve eserler vermiş İngiliz ve Avrupalı kadın yazarların hikayeleri anlatılıyor ve eserleri sergileniyordu.

Müze saat 10:00’da açılıyor. 11.00’de rehberli tur var. Benim durumumdan ötürü ancak 10:00’da çıkabiliyoruz dışarı. Tura başlamışlar ama fazla ilerlememişler; katılıveriyoruz ucundan. Tur genel olarak binanın ortaya çıkışı, Folger’lar üzerine aslında. Ama sorulara göre cevaplar da geliyor. Tiyatrosundan çok etkilendim. Bir dönem oyunu izlemek muhteşem bir tecrübe olsa gerek.

Buradan ayrıldıktan sonra komşu sayılabilecek yakınlıktaki Library of Congress’i ziyarete gidiyoruz. Burası kütüphaneden öte kongrenin kendisi deseniz inanılacak kadar büyük ve görkemli bir bina. İçi de dışı da. Nitekim ülkenin en eski “federal” kültürel mirası ve kongrenin araştırma birimi olarak, kütüphane olmanın ötesinde, daha fonksiyonel bir görevi de var. Milyonlarca kitap, belge, kayıt fotoğraf koleksiyonu ile dünyanın en büyük kütüphanesiymiş.

Ateşim yükselmeye devam ederken gezmeye, ilham almaya, etkilenmeye, büyülenmeye çalışıyorum gördüklerimden.

Ah biraz daha enerjim, ah biraz daha iyi bir fotoğraf makinem olsaydı diyerek…. Yazarlar, çığır açan bilim adamları, düşünürler, insanlığı bugüne getirenlerin isimleri…bilim adları… mitolojik resimler…üst katı çevreleyen kat boyunca tavan kenarlarında muhteşem özlü sözler…Bu sözler çok anlamlı, paylaşmadan edemeyeceğim. İçeri girdikten sonra merdivenlerden yukarı doğru baktığınızda bilginin ( knowledge) sekiz kategorisini ve aydınlanmayı temsil eden sekiz adet heykel görüyorsunuz: Felsefe, Sanat, Tarih, Ticaret, Din, Bilim, Hukuk, Şiir. Ve her biri ile ilintili olarak hemen üstlerinde altın yaldızlı şu sözleri okuyorsunuz:

KNOWLEDGE IS POWER, Sir Francis Bacon, De Hoeresibus

“Felsefe”heykelinin üzerinde;
The inquiry, knowledge, and belief of truth is the sovereign good of human nature. Bacon, Essays, "Of Truth"

“Sanat” heykelinin üzerinde;
As one lamp lights another, nor grows less, so nobleness enkindleth nobleness.
Lowell, Yussouf
“Tarih” heykelinin üzerinde;
One god, one law, one element, and one far-off divine event,to which the whole creation moves
Tennyson, In Memoriam
“Ticaret” heykelinin üzerinde;
We taste the spices of Arabia yet never feel the scorching sun which brings them forth.
Anon. [Dudley North, East India Trade]
“Din” heykelinin üzerinde;
What doth the lord require of thee, but to do justly, and to love mercy, and to walk humbly with thy god?
Holy Bible, Micah 6:8
“Bilim” heykelinin üzerinde;
The heavens declare the glory of god; and the firmament sheweth his handiwork.
Holy Bible, Psalms 19:1
“Hukuk” heykelinin üzerinde;
Of law there can be no less acknowledged than that her voice is the harmony of the world.
Richard Hooker
“Şiir” heykelinin üzerinde;
Hither, as to their fountain, other stars repairing, in their golden urns draw light.
Milton, Paradise Lost, vii, 364

Sırf binasına, mimarisine, dekorasyonuna, tavanlarına, süslemelerine adamlar kitap yazmışlar…

Gerek New York’taki Public Library ( Halk Kütüphanesi)  gerek Washington’daki bu kütüphane, kütüphanelerin kitap “depolanan” yerler tanımının fersah fersah ötesinde kimliklerde, dolup dolup taşan yaşayan ve yaşatılan yerler. Bir müze kadar faal, etkin.

İşte aynı konsepte bağlı olacak şekilde, bu kütüphanede de Japon Kiraz Ağaçları’nın Amerikalılara ilk hediye edilişinin üzerinden 100. yılı geçmesi münasebeti ile bu yıl, Washington DC’de, her yıl olduğundan daha da şenlikli kutlanan Kiraz Çiçeği festivali temasına uygun olarak Kongre Kütüphanesi’nde de “Sakura: Cherry Blossoms as Living Symbols of Friendship” adlı bir sergi de vardı. Bu temadaki sergiler Washington DC’de çeşitli müzelerde yer bulmuş.

Ben bir yandan geziyorum ancak ne ateşte ne boğazda bir düzelme yok.

Bu kütüphanede gezdiğimiz bir diğer sergi de “Exploring the Early Americas” oldu. Amerika’nın beyaz adam tarafından keşfinden önceki dönemden başlayıp istilasına kadar olan sürede ülkelerin bu kara için çekişmesi üzerine müze tadında bir sergi olmuş. Yazılı anlatımdan başka görsel sunum ve tarihi eserler de sergileniyor. Öğlen bir şeyler yiyip hemen ilacımı almak derdindeyim. DC de Beyaz Saray'a yakın bir mahallede Sports Cafe’de pratik bir şeyler yiyoruz.

Sırada yürüyerek Chinatown var. Bazı bazı bulunduğunuz yerin Amerika olduğunu unutabiliyorsunuz. Ya etrafınızda sadece İspanyolca konuşan Hispanikler ya da Çince konuşan Çinliler, hatta bazen ikisi birden olabiliyor. Bazıları ile İngilizce iletişim kurmakta güçlükler yaşanabiliyor. Özellikle Çinliler kendi mahalleleri içinde kendilerine özgün hayat birimleri kurmuşlar. Tezgahlar, ürünler, dükkanlar tamamen onlara özgü. Ana caddelerinden geçiyoruz. Mesafeli ve temkinliler.

Buradan sıyrılıp Pennsylvania Avenue’ya doğru yürüyerek önce A.B.D’nin 16. başkanı Abraham Lincoln’ün suikaste uğrayıp öldürüldüğü Ford Tiyatrosu önünden, sonra da hemen caddenin sonundaki -kendi zevkimce konuşursam berbat ötesi bir görsellik örneği - FBI Binası önünden geçiyoruz. Hesapta etrafta olağan dışı bir şey yok ama eminiz ki ortalıktaki sivillerin büyük kısmı gizli ajandır; Bahadır’ın Hollywood replikli deyimi ile “etraf federal kaynıyor”:D

Pennsylvania Avenue’ya inip batı istikametine devam edince ana yol üzerinde olanca heybeti ve cüssesine nispetle şirinliği ile Old Post Office binasına denk geliyorsunuz. Aslında binayı sempatik kılan, DC’yi tepeden ve ücretsiz izleme olanağı sunan 82 metre yükseklikteki saat kulesi ile, artık bir turistik çarşı olarak kullanılan sıcacık görüntülü iç mekanı. Sadece 15 yıl postane olarak kullanılmış bina çeşitli seferlerde yıkılma kararlarından sanatseverlerin protesto ve çabaları ile kurtulmuş, bugün de Federal Üçgen olarak adlandırılan bölgede tarihi bina olarak koruma altında.

 

Eski postaneden çıktıktan sonra uzaklardan gelen bağırma seslerine dikkat kesilince gördük ki polis önlem alıyor; bir protesto yürüyüşü var. Yolun sonu Amerikan Başkanı’nın evi, Beyaz Saray, olunca caddenin karşısına geçip Amerika’da protesto nasıl oluyormuş görelim dedik. Çok kalabalık olmasa da bir grup insan ellerinde posterler ve pankartlar ile özellikle hukuki, cezai hususlarda (öldürülen ya da haksız hapis yatan, polis tarafından tartaklanan ) Afro-Amerikalı vatandaşlara yapılan ayrımcılığın- - sona ermesi ile ilgili bir yürüyüştü bu. Polis sokakları keserek ve insanları belirli mesafede tutarak, özellikle araç eskortu ile yürüyüşe müdahale etmeden belli bir mesafede kontrol altında tutuyordu.

 

Bu kalabalığın hem biraz ilerlemesini beklemek bahanesi ile yakınlarda bir bankta dinlendik.

Aynı güzergahı takip ederek Beyaz Saray’ı görmeye gideceğiz. Yol boyu hep devlet dairesi. Binalar büyük ve eski yapılar. Tarihi oteller de var. Beyaz Saraya yaklaştıkça paranın kokusu gelmeye başlıyor. :D Hazine binası, Bank of America, Credit Union binaları...Lafayette Parkı’na doğru sapıyoruz, parkın tam karşısında Beyaz Saray var. Beklendiği üzere protestocularımız buraya gelmişler.

 

Araç trafiğine kapalı yolda sadece polis araçları var. Ve bir sürü de polis tabii. Etrafı açık, bahçesi görülebilen yüksek demir parmaklıklar ardından bir sürü meraklı turist bir şey yakalar mıyım ümidi ile evi gözetliyoruz:) Bir hareket olmamasını fırsat bilerek herkes fotoğraf çektiriyor Beyaz Saray ile :) Birikmiş yorgunluğumuzdan bir nebze olsun arınmak için tam karşıdaki La Fayette parkının saraya yakın bölgesinde bir banka konuşlanıyoruz.

23 Nisan tarihli bölümün başında DC’deki beklentilerimden biri olan, Sofia ile buluşmak planımdan bahsetmiştim. Birkaç gündür süren yazışmalarımız sonrasında işte bu akşam buluşmak üzere randevulaşmıştık. Akşam 18:00 civarı nerede olacaksak bir saat öncesinden arayıp haber verecektik. Buluşmak üzere adı geçen mekanlardan birisi de canlı bir bölge olan Dupont Center idi. Bulunduğumuz Lafayette Parkı’nda yürüyerek o istikamete doğru gitmeye karar verdik. Park ile Dupont Center arasında uzanan cadde hem ofis, hem alışveriş, hem ikametgah bölgesi.

Hastalığın verdiği sıkıntı ve birikmiş yorgunluk ile ağır ağır yürüyorum. Dupont Center’a yaklaşırken saat 1600’ya geliyordu. Sofia’yı aramak için bir saatim vardı. Gerçi pek bu bölgeden ayrılmaya niyetimiz yoktu. Karşı köşede bir Starbucks tabelası görünce sevindik, fakat varınca anladık ki oturulacak mekanı kapatmışlar sadece bir “al ve yürü” modeli bir köşe yapmışlar. Bizim kahveden çok oturmaya ihtiyacımız vardı. Arka köşede Books a Million  dlı kitapçıyı fark ediyoruz, ama Türkiye’de de yaygınlaşmaya başlayan“café- kitapçı”lardan:) (Butik bir yer sanmıştım ancak Amerika çapında bir zincir kitapçıymış meğer). Ben çay istiyorum, bira bardağı büyüklüğünde bir karton bardakta çay veriyor adam…orta boymuş bu :) Ben ki çaysız gün geçiremem, artık tadından mıdır, bolluğundan mıdır, bitiremedim. Bir süre mekanın sunduğu ücretsiz internet imkanından faydalanarak, bir süre de kitapların arasında dolaşarak saati beş ediyorum. Ve Sofia’yı arıyorum!

21 yıllık tanışıklığımız ve birbirimiz hakkında pek çok şey biliyor olmamızla birlikte bu kısa ve sesli telefon tanışması pek enteresandı :) Bulunduğumuz kitapçıda bizi bulacak, yeri biliyormuş.

Heyecanlı bir- bir buçuk saatten sonra Sofia kafede belirdi! Sofia aynı Sofia, hiç yadırgamadım.  Fotoğraflar sağolsun! Yarım saat kadar aynı mekanda sohbet faslımız oldu. Meksika restoranına gidelim dedik. Dupont yakınlarında  bir restoran. Hep bahçeli, az katlı, kimi eski ama elden geçmiş ve bakımlı evlerin karşılıklı sıralandığı bir sokaktan yürüdük. Bir başka ana caddeye çıktık. Yine ikametgah mahallesi olmakla birlikte sıra sıra çok şık ambiyanslı restoranların olduğu bir mahalleye geldik. Saat 7.30 civarı bahçesi de iç mekanı da epey yükünü almış Lauriol Plaza adlı ödüllü bir Tex-Mex restoranına girdik. Neyse ki yer buluyoruz. Hoş bir Meksika restoranı.  Genelde menüler büyük geldiğinden Sofia’ya danışıyorum, miktarı normal boyutlarda önerebileceği bir şey olabilir mi diye. Başlangıçların yeterince doyurucu olduğunu söylüyor. Hakikaten de öyle oluyor! (Burada bir parantez açılabilir aslında, kalan yemeğinizi burada yaptırabildiğiniz gibi paketletebiliyorsunuz orada da).

Yemek yerken, sohbet ederken zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyor. Saat 10:00’a yaklaşırken kalkıyoruz, ısrarla bizi dolaştırmak istiyor. Sadece kısa bir tur o zaman diyorum. Ertesi gün iş –güç, zor durumda bırakmak istemiyoruz. Başta Bahadır rahatsız bu durumdan. İş yeri bu bölgede. İşe arabası ile geldi diye düşünüyorum gezdirmeyi teklif ederken, meğer 20 dakika mesafedeki evinin parkındaymış. Bir taksi bulmaya çalışıyoruz; pek zor oluyor nedense.

Mesafeler pek yakın birbirine. Gezmeyi ertesi güne bırakmış olduğumuz Georgetown bölgesinden geçiyoruz. Potomac Nehrinin yanı başında kurulmuş bu nezih, şirin ve pahalı yerleşimin içinden Sofia’nın verdiği bilgiler eşliğinde araba ile geçiyoruz. Gece ışıkları altında huzur dolu bir kasaba gibi ama cadde üzerinde minimal ama lüks dekorasyon-mimari mağazaları, şık butik tatlıcılar, dünya markası giyim mağazaları sıralı. Amerika’nın Ivy Leage üniversiteleri içinde olmasa da gelenek ve akademik düzey anlamında onlardan geri kalmayan Georgetown Üniversitesi’ne de ev sahipliği yapıyor.  

Sofia’ya DC'de kahvaltı anlamında sıkıntı çektiğimizi söyleyince Georgetown’da güzel mekanlar olduğu ipucunu verince sabah ilk iş buraya damlamaya karar veriyoruz.

Bu güzel gecenin ardından Sofia bizi otelimize bırakıyor ve bir daha yakın zamanda İstanbul’da görüşmek üzere vedalaşıyoruz.