23.04.2012 Pazartesi, 7. Gün 

Müze Cenneti Başkent: Washington DC

 

Washington DC, Amerika’nın başkenti. DC - District of Columbia ifadesinin (Kolumbiya Bölgesi) kısaltılmış hali. Burası, Maryland ve Virginia eyaletlerinin arasında başkent olmak üzere ayrılmış, eyalet olmayan özel bir bölge.  Eyalet olmadığından,  valisi yok ancak hizmet veren bir belediye başkanı var. Burada yaşayanların en gıcık olduğu durum ise kongrede üyeleri olmakla birlikte kongre üyesinin oy hakkı bulunmayışı ve herhangi bir temsilci senatörlerinin bulunmayışı ancak buna mukabil vergiye tabi tutulmalarıdır. Rahatsızlıklarını “no taxation without representation” sloganı ile ifade ediyorlar.

Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm federal yönetim birimleri burada. En tanıdık olanlar Beyaz Saray ve Kongre Binası:)

DC ile ilgili -bir turist olmaktan öte- çoook büyük beklentilerim var!

Birincisi 2012 yılında (20 Mart – 27 Nisan) Japon- Amerikan dostluğunu pekiştirmek amacı ile Japonların 1912’de Amerika’ya hediye ettiği kiraz ağaçlarının 100. yıldönümünde Kiraz Çiçeği Festivalinde açan “Sakura” ağaçlarını yerinde (Tidal Basin'de) görmek (National Cherry Blossom Festival) ve 1989 yılında mektuplaşmaya başladığım Yunan kökenli Amerikalı mektup arkadaşım Sofia ile bunca yıl aradan sonra yüz yüze görüşüp buluşabilmek.

An be an 3-5 günlük hava durumu kolluyoruz. Malum bölge körfezler kadar olmasa da zaman zaman hayatı etkileyen hortum ve fırtınalara da sahne olabiliyor. O yağmurun ardından bugünün çok bulutlu ve 43 °F ( 6 °C) olacağı hatta Virginia’nın dağlık batı kesimlerinde kar yağışı olacağı söyleniyor. Çok üzüldük haliyle; şurada kalacağımız zaten 3 gün. Bu hava koşullarında kiraz ağaçlarının çiçeklerini görebileceğimi dair beklentimi normale indirmeye çalışıyorum. Sofia ile de yarın iş çıkışında buluşacağız.

Otelimizin bir handikapı var; o da kahvaltısı yok. Otelden çıkmadan önce hatta akşamdan yaptığımız kahvaltı araştırması sonuçsuz kaldı. Kahvaltı sunan yerler, sandviç, salata ve çorba veriyor. Bir önceki akşam yemeğimizi yediğimiz restoranın karşı sırasındaki Safeway Food and Drug adlı süpermarket zincirinden su ve meyve alırken ihtiyaç duyabileceğimiz şeylere de göz atmıştık. Uygun bir yer bulamazsak buradan kahvaltı niyetine sandviç alabileceğimizi tespit ettik.

Öyle de yaptık. Buzzzz gibi bir ayazda sert esen rüzgara karşı Washington’ın dikte ettirdiği gibi “kahramanca” bir eda ile marketi bulduk. İçerik olarak en hafifi olduğunu düşündüğüm mayoneze bulanmış ton balıklı sandviçi güç bela iki fasılada kahvaltı diye yedim. Bahadır da biftekli yedi.

Yağmurun yağmakla yağmamak arasında kalması ve de dondurucu bir soğuğun havaya hakim olması sebebi ile bugünü müze gezmeye ayırdık: Museum of National American History (Ulusal Amerikan Tarihi Müzesi) ve Air and Space Museum ( Havacılık ve Uzay Müzesi). İkisi de The Mall denilen alanda ve Smithsonian Enstitüsü’ne bağlı.

Bu müzeler NY’takiler gibi çok büyük ve eğer her birini bir güne sığdırıyorsanız tabii ki hakkını vererek gezemiyorsunuz. Diğer yandan Washington DC bir müze cenneti. Sadece Smithsonian Enstitüsü’ne bağlı 19 müze, 9 araştırma merkezi ve 140’tan fazla iştirakli müze var ve bu 19’un, yalan olmasın- sanıyorum hepsi The Mall’da toplanmış. Her derde deva müzeleri var. Ama zaman dar; seçici olmak gerekiyor.

Saat 08:30’da müze bölgesine varınca zaman geçirmek için o buz gibi rüzgarlı havada, DC’nin, haber bültenlerindeki arka plan temsili resmi, Parlamentonun meşhur binası The Capitol’ın Capitol Hill bölgesinde dolaştık.

 

Gideceğimiz müzelerin ikisi de 10:00’da açılıyor ama Amerikan Tarihi Müzesi’nin 17:30’da kapanacağını okumuştuk. O sebepten müze olarak ilk onu gezmek istedik. Ancak görecektik ki onun da kapısına extended hours tabelası asmışlar; yani kapanış saati uzatılmış. Velhasıl, Ulusal Amerikan Tarihi Müzesi’nin rehber eşliğinde bir saatlik “highlights” (öne çıkanlar) programına katıldık. Detaylı gezmek isteyeceklerimizi bu turdan sonra yapacaktık.

Bu müzede ABD’nin tarih sürecindeki yaşam tarzı, o tarzların neden benimsendiği, gelmiş geçmiş mihenk olmuş popüler kültür detayları ilginç bir gözlükle anlatılıyor. Klasik bir etnoğrafya müzesi olmaktan sıyırmayı başarmışlar. Yine bir kahramanlık enjeksiyonu haline getirdikleri, müzenin en değerli nesnesi, milli marşlarına ilham verdiği söylenen “The Star-Spangled Banner” – “Yıldızlarla Bezeli Bayrak” (Aynı zamanda ABD ulusal marşının adı. ) Marş demişken, yine bu müzede rehberden öğrendiğimiz bana çok tuhaf gelen bir hikaye var. Marşın sözleri İngilizlere karşı savunma yapılırken Francis Scott Key tarafından yazılmış ve ( aynen rehberin dediği şekilde aktarıyorum) popüler bir sarhoş şarkısının bestesini kullanarak söylenmeye başlamış. Bir ulusal marş için hala anlamakta zorlandığım bir hikaye:)

Saat 14:00 civarı bu müzede yediğimiz salata (ben) ve tavuk burger ( Bahadır) ardından Havacılık ve Uzay Müzesi’ne yürüyerek yollandık. Tahmin edileceği ve bilgileri müzenin kendi internet sitesinden de bulunabileceği üzere hem genel havacılığın tarihçesi hem Amerikan havacılığının gelişimi en ince ayrıntısına kadar veriliyor ancak bununla sınırlı kalmıyor. Müzenin en dikkat çekici noktası bence ABD’nin Rusya ile uzay çalışmaları konusundaki ezeli ebedi rekabetinin olduğu gibi yansıtıldığı kısmıdır.  

Saat 19:00’da bitap şekilde bu müzeden ayrıldığımızda yağışına ara vermiş olan yağmur yine başladı ve biz bir yandan koşarak metroya ulaşaya çalışırken bir yandan etrafı seyreyledik. Otel bölgesine geri döndük. Önce Safeway’e uğrayıp ertesi günün kahvaltısı için ekmek ve peynir ve tabii ki şişe suyumuzu aldık. Her ne kadar Amerika’da musluk suyu içiliyor olsa da, bazı kaynaklarda ve bilim adamlarınca zehir olarak nitelenen fluorid’in suyu temizlemek amacı ile kullanılması ve bunun aslında hatırı sayılır ölçüde tepki çekmesini göz ardı edemiyordum. Hadi bunu da bilmiyor olsam, su kokuyordu bana.

Yolda bir yandan akşam yemeği için ne yiyeceğimizi konuşurken alışverişten sonra önünden geçmekte olduğumuz Red, Hot and Blue adlı Amerikan restoranına girme kararı alıyoruz. İçerisi aynı filmlerden tanıdığımız çok klasik bir atmosfer. Sıra gibi koltukları var. Uzun ipli masanın neredeyse ortasına inen lambaları…Soft ışık. Müzikler Blues. Fast food mekanı ama değil gibi. Aslında barbekücü:) Müdavimleri var; garsonla ilişkilerinden anlaşıldığı üzere… Yaşlarına göre birbiri ardına bir şeyler götüren amcalar..Şaşırıyorum….

Menüden –işletmenin çok gurur duyduğunu yazdığı deniz ürünlerinden seçim yapıyoruz. Tabii ki kocaman bir tabakta kızarmış ürünler geliyor; iki kişi doyar! (Nitekim gezinin ilerleyen günlerinde masaları inceleyip restoranına göre sadece antre menüsünden yemek istediğim oluyor)  Ne gelirse gelsin o kocaman tabağın yarısı mutlaka patates kızartması oluyor.  Açken insanın gözü bir şey görmüyor da sonradan deniz ürününe fast food muamelesi yapılması aslında çok da çekici gelmiyor.

Tabakta “side dish” ( yan yemek) seçmeli; Coleslaw ( tatlımsı salata sosu eklenmiş atom salata)  yerine ilk kez duyduğum kızarmış bamyayı seçiyorum. Seçtiğim tabakta otomatik olarak gelecek Memphis fries var. Garsona "Bu ne?" diyorum. Gülüyor ve bildiğin fries diyor; patates kızartması. Meğer adı "Memphis" olunca herkes soruyormuş:) Diğer standart gelen yan yemek ise hush puppies dedikleri mısır unundan yapılmış şekerli cupcake. ( Kızartma kavramı bizimkine göre biraz farklılık gösteriyor. Bazı gıdaları kızartırlarken buladıkları bulamaçta mutlaka şeker oluyor. Bu bizim alıştığımız damak tadına ters. Mısır unu ile yapılan bir şeye de şeker eklenmez bizim mutfakta. Ama Hush puppies şekerli bir ürün mesela. Kek kadar olmasa da belirgin bir şeker tadı var. Aldığınız kalori bir yana beyninizin alıştığı kızartma algısı ve dilinizin tattığı kızartma algısı ile de mücadele ediyorsunuz. Ama açlık galip geliyor:) )

Bahadır da tabağındaki seçmeli yan yemeği “greens” ( yeşillik) olarak seçiyor. Salata bekliyoruz tabii. Ama soğanda kavrulmuş karalahana geliyor! Bayılırım. Çok şaşırdım. Ama marketlerde sebze reyonlarında sonradan dikkatimi çekiyor. Kişnişi de kullandıklarından değişik de bildiğiniz de yeşil sebzeler mevcut gerçekten. Bu vesile ile bol şekerli yemeğimden bildik tatlara akmak üzere Bahadır’ın ( çok da sever!) karalahanasına ortak çıkıyorum:)

Ağır bir yemekle ağzımızda patates tadı ile yakınlardaki otele devam ediyoruz. Boğazımda, genzimde hafif bir “ben buradayım” hissi.. “Hayır, N’olamaz” diyorum…Ama sabah alnıma, burnuma yediğim o kadar soğuktan sonra kaçınılmazdı ….