18.04.2012 Çarşamba, 2. Gün 

New York'a Güney Uçtan Başlamak

Manhattan’ı gezmeye güney ucundan başlayacağız. Ancak mesafeler uzak; haritada göründüğü gibi değil. Dolayısı ile Port Authority’den bizi South Port’a götürecek 15-20 dakikalık bir metro yolculuğumuz oluyor önce. 10 dakika kadar da South Port’tan hareket eden kocaman – ve ücretsiz- vapurumuzu bekliyoruz. Staten Island’a giden vapurlar Özgürlük Heykeli’nin önünden geçiyor. Yeterli mesafeden karşısından geçerek görebiliyorsunuz bu vaktiyle göçmenleri selamlayan ve karşılayan heykeli.

Bizim Staten Island’a gitme sebebimiz aslında Ellis Adası ve Özgürlük Heykeli’nin bulunduğu Liberty Adasının uzunca sürecek tadilatta olması ve müzeye de anıta da ziyaretçi alınamıyor olması. Dolayısı ile iki adayı da karşıdan görmenin yeterli olacağına kanaat getirip bundan pişmanlık duymuyoruz açıkçası. Ellis Adasının, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinde de yer alan Amerika’nın sözde temsil ettiği değerler açısından sembolik bir anlamı var. Bu ada 1892-1924 yılları arasında 12 milyon göçmenin Amerika’ya yerleşmek ve yaşamak hakkını elde etmek üzere geçtikleri kapıdır. O zamanları anlatan, gösteren pek çok belgenin ve fotoğrafın sergilendiği bir müze var günümüzde.

 

Staten Island tarafında fazla bir şey yok aslında. Vapurun yanaştığı iskelenin yakınlarında küçük tarihi bir bölge kalmış; resmi binalar olarak kullanılan eski binaları görebileceğiniz küçük bir bölge. Dilerseniz yarım saat sonra kalkacak vapura binip tekrar Manhattan bölgesine dönmeden önce burada kısa bir yürüyüş yapabilir, Manhattan’ın gökdelenli silüetini şansınız var ise sis-pus olmayan bir atmosferde izleyebilirsiniz.

 

Adada kısa bir süre geçirip bir sonraki vapur ile Manhattan’a geri dönüp bu güney uçta zaman geçirmek istiyoruz. Staten Island feribot iskelesinden Whitehall boyunca Wall street istikametine yürüdük. Yüksek gökdelenlerin dibinde gölgeli ara sokaklar arasından ilerlerken tıpkı Kadıköy Altıyol meydanındakine benzer kızgın bir boğa karşıladı bizi: Bowling Green Bull (bowling Green Boğası). Burada iki hikaye saklı. Birincisi, boğa, Bowling Green adını arkasında uzanan New York’un en eski parkından alıyor. Okuduğum hikayeye göre 1989’da heykeltraşı Arturo DeModica tarafında izin alınmaksızın New York Borsasının önüne dikilmiş. Sanatçı 1987’deki borsa çöküşünden ilham aldığını belirtmiş. Polis tarafından kaldırıldığında halkın baskısı ile yine Borsanın yakınlarındaki Bowling Green parkının kuzey ucuna yerleştirilmiş. İkinci hikaye de Bowling Green Parkı ile ilgili. Bu park, Manhattan’ın (vaktiyle Kızılderililerin verdiği isim ile Man-a-hattan) adasının Hollandalı yerleşimci Peter Minuit tarafından bir koloni kurmak üzere 1626’da 24$ lık mal karşılığı satın alındığı yer. Hollandalılar burayı aldıktan sonra yerleşime New Amsterdam demişler (anlaşılacağı üzere 1664’te İngilizler kenti ele geçirip adını da Duke of York and Albany’den esinlenerek New York olarak değiştirmişler).

Başından turisti hiç eksik olmayan boğayı bırakıp 1792’de kurulmuş olan NY Borsası’nın bulunduğu Wall Street’e ilerliyoruz. Adını yine 1625’te Hollandalılar yerleşmeye başladığında burada bulunan gerçek duvardan alıyor. Aslında bir sokak adı. Etraf iş merkezleri  ile çevrili. Sigarası kahvesi elinde şık ve ciddi giyimli kadınlar-adamlar. Tam da bunların ve borsa binasının karşısında yer alan Federal Hall National Memorial  ‘ın basamaklarında George Washington’ın dev heykelinin gölgesinde bir grup işgalci...

"George Washington fought so that there would be no taxation without representation. Today, corporations get representation without taxation while we the taxpayers are silenced by police whose salaries and equipment are paid for by our taxes." Hatırlayacaksınız, Wall Street 2011 yılında başlayıp ardından tüm dünyada fitilleri ateşleyen, “işgal”i sembol olarak kullanan, “Occupy Wall Street” olarak adlandırılan bir protesto eylemine ev sahipliği yapmaya başladı. Bu,  ekonomik ve sosyal adaletsizliğe, parasal gözüdönmüşlüğe, sistemin kokuşmuşluğuna, ülke servetlerini ellerinde tutan bankaların ve ticari işletmelerin kendi işlerine geldiği şekilde hükümeti “yönetmelerine”, kendi deyişleri ile “adaletsiz küresel ekonominin ‘kurallarını yazan’ %1 lik zengin kesime başkaldırı hareketi.

 

İlk zamanlar sayıları kalabalık olan bu işgalciler polisin uyguladığı karar göre artık, Federal Hall’un basamaklarında bir seferde 25 kişiyi aşmayacak şekilde toplanıp slogan atabiliyorlar, basamaklarda bir barikat arkasında tıkıştırılıyorlar, belli saatlerde sesleri bilmemkaç desibeli aşmayacak şekilde dertlerini dile getirebiliyorlar. Yoksa ne olduğunu TV de görüyoruz. Bir de örgütlendikleri blogları var. Meraklısı Google’dan aratıp bulabilir.

Çin mahallesi’nden küçük bir tur atarak NY Belediye binası metro durağına götürecek metroya biniyoruz. Amacımız Manhattan’ı Brooklyn’e bağlayan o romantik Brooklyn Köprüsü’nü yürüyerek geçmek ve Brooklyn’de bir nefes almak.

Dünyanın ilk çelik asma köprüsü olarak o zamanlar farklı iki şehir olan NY ve Brooklyn’i birbirine bağlamak üzere inşa edilmiş. 1869-1883 yılları arasında, 16 yılda 600 işçisi ile,  mimarı Roebling ve oğlunun da dahil olmak üzere 20’sinin de canına mal olarak tamamlanmış. Burada oğul Roebling’in Emily Warren Roebling ‘i anmadan geçemeyeceğim, zira 1870’te oğul Roebling’in yatağa mahkum olması ile işleri devralıp o köprünün bitirilmesinde önemli rol oynamış.

Uzaktan, kocamaaan Manhattan gökdelenleri arasında küçük ve kısa bir köprü gibi algılansa da, yürümek yarım saati buluyor- hele ki durup durup etrafı seyre dalıp fotoğraf çekmeyi de eklerseniz üzerine, varın siz düşünün. Köprünün iki katlı olmasa da araçların geçtiği kattan daha yüksek olup yayalara ayrılmış bir üst kat var. Son derece heyecan verici. Köprünün hem Manhattan hem Brooklyn tarafındaki kulelerin ayak kısmında yayalara köprünün inşası ile ilgili bilgi veren tabletler var. Nasıl zor koşullarda meydana getirildiği anlatılıyor. Bir kartpostalın içinde gibiyim. Tıpkı Kate and Leopold filmindeki Brooklyn köprüsünün bulunduğu tarihi sahne gibi.

Son derece etkileyici manzara eşliğinde Brooklyn yakasına geçiyoruz. Sakin ve sessiz, NY’tan Doğu Nehri ile ayrılan bir yerleşim bölgesi. Bizim dolaştığımız taraf Brooklyn Heights Bölgesi oldu. Önce Columbus Parkta dinlendik, oradan deniz tarafında Brooklyn Heights sokaklarında dolaştık. Yüksek girişli, iki katlı birbirine bitişik, çok bakımlı 19.yy evleri ve rahat caddeleri ile tam oturmak istenebilecek bir mahalle.

 

Mahzun, bulutlu havada Brooklyn’den Manhattan’ın güney ucundaki gökdelen siluetini bir süre izledikten sonra dönüş metro ile Manhattan. East 42nd street hattında çelişen mimariler önünde yürüyoruz. 1930’da yapımı tamamlanmış, 319 metre yüksekliği ile, yapıldığında dünyanın en yüksek binası ünvanını taşıyan Art Deco bir gökdelen Chrysler binası.  1930’larda Türkiye’de ahşap evlerden henüz beton binalara geçilmekte olduğunu düşünürsek daha anlamlı gelebilir. Sonraları anten yarıştırarak adeta boy yarışına giriyor bu gökdelenler sıra ile.

Aynı hattan devam edince adeta bir zaman tüneline girmişçesine The Grand Central Terminal karşınıza çıkıyor. Bu terminal binasının tarihi aslında bir nevi New York tren sisteminin de tarihçesi ile örtüşüyor. Bunu Grand Central ‘ın kendi internet sitesi  pek güzel anlatıyor.

 

Ne zaman buharlı trenler artık etrafa kirlilik ve gürültü sıkıntısı veriyor, ne zaman insanlar etraftaki genel kargaşadan rahatsız oluyor, o zaman daha fonksiyonel bir istasyon ihtiyacı olduğuna hükmediliyor. Sene 1840’lar. Bir takım el değiştirmelerden sonra 1870’lerde daha etkin 3 hatta servis verirken çok ihtişamlı camdan ve çelikten bir yapıya dönüşüyor. Ancak yapılan tünel çalışmaları da dahil  hiç bir iyileştirmenin işe yaramadığı görülüyor. 1902’de yaşanan tren kazası ile birlikte hızlıca alınan kara ve yapılan planlar ve şaibeli mimar seçimleri doğrultusunda 1913’te terminal haline gelen bina hizmete açılıyor. Bu sempatik hikayenin etkileyici kısımlarını da okumak için yapının kendi sayfasını okumanızı öneriyorum. Son derece başarılı bir tasarımı var. Altı köstebek yuvası gibi ve inanılmaz güzel. Tıpkı Hugo filminin mekanlarını oluşturan istasyon gibi. Halen metro istasyonu ve gar olarak hizmet veriyor. Alt katında restoranların bulunduğu, hatta kapalı vault’larda Oyster Bar and Restaurant gibi çok şık restoranların olduğu bölümü de var. Üst katında bir küçük sergi alanı da var. ;) Apple’ın ürünlerinin sergilendiği standlar vardı. Doğrusu o ortamda zerre kadar ilgimizi çekmedi Apple.

Ve 42. Caddenin Madison Avenue ile kesiştiği noktada insanın aklına “Mad Men” düşmesi....Amerikan reklam camiasının tarihinin 1920’lerde başladığı ve sanırım hala devam ettiği yer burası. Öyle ki, kitleleri peşinden sürükleyen, oynamaya başladığı 2007 yılından bu yana her sezon bir konuda ödül alan Mad Men de bu hususta çekilmiş bir dizi. Dönemin değer yargıları, statü algılayışları, reklam-tüketim trend ve alışkanlığı ile ilgili detaylar diziyi gerçekten ilgi çekici yapıyor.

Ha gayret deyip bir blok daha kuzeye yürüdük mü varacağımız yer New York Halk Kütüphanesi. Ve işte, 5. Cadde kesişimine varınca köşeyi döner dönmez... Ön cephesinde ne görelim? Shelley’nin Hayaleti adlı ücretsiz sergiye evsahipliği yapıyor. Şimdi şu ilk izlenimimle bile bu kütüphane ile ilgili, kendi çapımda, çok değişik iki durum tespitinde bulundum:  Birincisi, New York’un en lüks ve pahalı semti olan 5. Cadde üzerinde yer alması bizim kültüre göre akılalmaz bir muamma. İkincisi, geçtim sarayvari bir mimariyi ve kapladığı alanı, vizyonu ve ortaya koydukları ile bizim kütüphane tanımımıza kıyasla burası “kütüphane ötesi” bir yer.

New York Public Library- NY Halk Kütüphanesi’nde 24 Haziran 2012’ye kadar gezilebilen bir sergi var: Shelley’s Ghost: The Afterlife of a Poet” – “Shelley’nin Hayaleti: Bir Şairin Sonraki Hayatı”

İngiliz şair Percy Bysche Shelley’nin (1792–1822) çok kısa ama kargaşa ile dolu hayatı, sıradışı politik görüşleri ve aykırı inançları sebebi ile okuldan atılması, ilk eşi, Mary Shelley ile tanışması ve onunla kaçıp evlenmesi, Mary’nin üvey kardeşi Clair Clairmont, arkadaşları ve Mary’nin ailesi ve aynı zamanda İngiliz Aydınlanma döneminin önemli figürlerinden babası William Godwin ve annesi Mary Wollstonecraft’in de iç içe geçen hikâyeleri ile birlikte anlatılıyor. El yazmaları, kitaplar, eşyalar, tutulan notlar, günlükler ve mektuplar aracılığında adeta edebi ve şahsi bir “grup biyografi”si yolculuğuna çıkıyorsunuz. Zamanın ötesinde bir sıra dışılık ile Shelley’nin ve yakın “çemberindeki” bu insanların kesişme noktaları, birbirleri etrafında ördükleri yaşam, aşklar, trajik ölümler, sürgün ve başarı hikayeleri anlatılıyor. Burada sergilenen materyaller NY Halk Kütüphanesinin Pforzheimer “Shelley ve Çevresi” Koleksiyonu ile Oxford Üniversitesi’ne bağlı  The Bodleian Kütüphanesine ait- ve Amerika’da halka açık olarak ilke kez sergileniyormuş.