05.05.2012 Cumartesi, 19. Gün 

San Francisco’da günlerden Cinco de Mayo. Gün 3

Bugün günlerden Cinco de Mayo. Yani Mayıs’ın beşi. Meksika kökenlilerin her yıl bu tarihte A.B.D’de bulundukları şehirlerde kökenlerini kutlamak ve Amerikan İç Savaşı’nın ilk yıllarındaki özgürlük ve demokrasi ülküsünü anmak üzere organize ettikleri festival.

Meksika- Amerika Savaşı (1846-1848) ve 1860 Reform Savaşları’nın ardından hazinesi iflasın eşiğine gelip 1861’de moratorium ilan eden Meksika’dan alacaklarını tahsil etmek üzere deniz kuvvetlerini gönderen İngiltere ve İspanya, Meksika ile borç ertelemek üzerine anlaşmaya varmış, ancak Fransa bu durumu bir “fırsat” görerek savaş açmış. Meksika’da da bugün, Puebla kentinde “Puebla Savaşı Günü” olarak, Meksika ordusunun 5 Mayıs 1862 tarihinde Puebla Savaşı’nda Fransız ordusuna karşı kazandığı beklenmedik zaferi anmak üzere kutlanmaktaymış. (Wikipedia) 

Bu festivali Amerika’nın en yoğun Hispanik nüfusa sahip ve en güzel kutlandığı yer olan Los Angeles’ta izlemeyi kıl payı kaçırmak dünyamızı karartmasa da içimizi burktu. Zira San Francisco’daki kutlama bir okul kermesinden pek farklı değildi ve ispanya’nın Zaragoza kentinde bir Hispanik festivale tesadüfen denk gelip izlemiş insanlar olarak adamların şenliklerinin kaçırılmaz olduğunu bildiğimizden haklı bir burukluktu yaşadığımız.

San Francisco’daki etkinlik Dolores Park adlı bir bölgede yapıldı. Otelden epey bir otobüs seyahati yaptık. Sabah 10:00 civarı gittiğimiz etkinlik yeni başlamaktaydı. Tshirt, maske ve benzeri uyduruk eşya satışı ve STK üyelikleri yapan standlar henüz kuruluyordu. Meksika grill’cileri arka planda mangalları yakmışlar hafiften etleri pişirmeye başlamışlardı. Saat 10:30 gibi zumba ile hareket geldi. Bir süre oturup seyrettik etrafta olan biteni. Ancak bir süre sonra sıkıldık doğal olarak. Bizden sonra canlı müzik, folklorik dans gösterisi olmuş:)

 

Buradan Telegraph Hill bölgesinde Coit Tower’a gidiyoruz.

Aklımızdan ne zorumuz varsa otobüsten aşağıda inip San Francisco’nun manyaklık derecesindeki yokuşlarını tırmanarak Coit Tower’a çıktık.

Bence görsel olarak hiçbir çekiciliği olmayan bu kuleden daha ilgi çekici olan iki şey var: birincisi, onu inşa ettiren kadının hikayesi, ikincisi de içindeki duvar resimleri.

 

Kule, Lillie Hitchcock Coit adlı zengin ve sosyetik bir bayanın öldükten sonra varlığının bir kısmını şehrin güzelleştirilmesi amacı ile vasiyet etmesi üzerine 1931’de, kendisinin ölümünden 2 yıl sonra yaptırılıyor ve onun adı ile anılıyor. Şehrin güzelleşmesine zannımca hiçbir katkısı olmamakla birlikte böyle ilginç bir kadının varlığını duyurmak üzere bir vasıta olmuş. Bir ordu doktorunun kızı olan Lilli Hitchcock Coit efsanesi, 15 yaşında iken bir yangına müdahale etmeye çalışan söndürme aracının adam eksikliğinden yokuş aşağı kaymaya başlamasına şahit olması ve elindeki kitapları fırlatıp yardıma koşup aleti tutan iplere asılıp, etrafta durup olayı seyreden ahaliyi destek vermeye çağırması ile başlıyor. Bu olaydan sonra itfaiyenin onur simgesi oluyor ve ne zaman yangın sireni duysa koşup yardım ediyor. Hiç bir yürüyüş merasimi de Lillie’siz olmuyorJ  (SF Müzesi)

Sıra dışılığa bu şekilde adım atan Bayan Hitchcock evlenip Coit soyadını alıyor ama, o kadar başına buyruk ve canı ne isterse onu yapan bir hanım ki, sosyetede çok saygı gören bir aile olmakla birlikte, puro içip erkek kılığına girerek kumar oynayabiliyor ve zamanın dışında pantolon giyerek dolaşabiliyor ( Wikipedia).

Kulenin diğer ilgi çekici yanı içerideki duvar resimleri demiştik. Halk Sanat Eserleri Projesi himayesinde yapılmış. Sanatçı Ralph Stackpole ve Bernard Zakheim’ın suprevizörlüğünde Kalifornia Güzel Sanatlar Okulu öğrencileri ve fakülte üyeleri (Maxine Albro, Victor Arnautoff, Ray Bertrand, Rinaldo Cuneo, Mallette Harold Dean, Clifford Wight, Edith Hamlin, George Harris, Otis Oldfield, Suzanne Scheuer, Hebe Daum and Frede Vida) tarafından yapılmış. (Wikipedia)

Burada yine Wikipedia’dan öğrendiğim başka bir hikaye daha var. Nelson Rockefeller, Rockefeller binası için Rivera Diego’ya bir duvar resmi sipariş verir, ve verilen tema da şudur: “Daha yeni ve daha iyi bir geleceğe umut ve yüksek bir vizyon ile bakan kavşaktaki adam.”  
Rivera’nın yapmış olduğu “Kavşaktaki Adam” adlı bu resimde Lenin’in portresinin olması sebebi ile Rockefeller sinirlenir ve Diego’nun bunu değiştirmeyi kabul etmemesi üzerine bu resim mahvedilir. Bu durum Coit Tower’daki duvar resimlerini yapan sanatçılar tarafından protesto edilir ve bunun yansımaları sonucu kuledeki bazı duvar resimlerinde sol eğilim belirmeye başlar: Bernard Zakheim’ın “Kütüphane” eseri sanatçı John Langley Howard’ı sol elinde bir gazeteyi kırıştırırken, sağ eli ile raftan Karl Marx'ın Das Kapital ‘ine uzanırken; sanatçı Stackpole’u da Rivera Diego’nun Rockefeller Center için yapıp da harapettirilen duvar resminin haberini yayınlamış gazeteyi okurken, farklı etnik kökenden işçi sınıfını da zenginler için çalışırken gösteren resimler vardır.

Bu arada Rivera Kavşaktaki Adam resmini daha küçük ölçekte aynen yapar ve Mexico City’de Güzel Sanatlar Sarayı’na “İnsan, Kainatın Yöneticisi” adı ile başka resimler de ekleyerek sunar.  

Bu hikayeleri Coit Kulesi’nin kendisinden çok geçmişindeki hikayelerini ilginç bulmamdan paylaşmak istedim.

Coit Kulesinin bahçesine kadar gelen otobüse inip şehir merkezine döndük. Çok popüler alışveriş caddesi olan Market Street üzerindeki West Field San Francisco Center adlı çok katlı alışveriş merkezine girdik. Çok ünlü markaları da bünyesinde barındıran hatta bir kaça kata yayılan mağazalara da ev sahipliği yapan bir AVM. Retoranları, cafeleri, sineması var, sabah girseniz akşam çıkamazsınız derecesinde büyük. Ara katlara çok rahat kanepeler koymuşlar; wireless internet de var. Bloomingsdale’in içinde de eşlerini bekleyen erkekler için koltuklar ve internet mevcut:) Burada Bahadır bir miktar dinlendi, ben de kadın olarak mağaza dolaştım :) Girdiğim H&M’de beğendiğim bir bluzün Türkiye’de imal edildiğini gördükten sonra gülümsedim. Amerikalıların tüketim alışkanlıklarını gözlemledikten sonra hemen arka paralelde Mission Street üzerinde Yerba Buena Bahçeleri’ne yayılmaya gittik. Burası çok değişik bir yer. Kocaman iki parçalı halka açık bir park/ bahçe alanı etrafında inşa edilmiş az katlı sanat merkezleri, Sony tarafından yaptırılmış Metreon adlı alışverirş, IMAX sinema salonu, restoranları barındıran bir kompleks, Moscone Sergi ve Balo Salonu, amacı gençlerde yaratıcılığı artırmak olan bir gençlik sanat ve teknoloji müzesi, buz pateni yapılan ve hockey oynanabilen bir buz pisti, çocuk bakım merkezi, bowling salonu gibi çok farklı amaçlara hizmet eden bina ve salonların çevrelediği bir bölge.

Tabii her birine girip dolaşmadık ama oturduğumuz yerde pozitif bir “kurtarılmış bölge” ruhunu yaşadık.

E bir de acıktık tabii. Yakınlarda yine Mission Street üzerinde bir fast food- Japon restoranı önünden geçerken Bahadır'ın normalde adım atmayacağı bir tecrübeyi fırsat bildim:D Ha, yeni bir şey denedim mi, hayır, cesaret edemedim. Kendi ülkemde iyi bir yerde doğru düzgün bir Suşi kültürü edinip çubuk kullanmayı öğrenmeye karar verdim:D Dahası füzyon mutfak konusunda kendimi geliştirme kararı da aldım.:)